Şimdi de Fenerbahçe'ye bir göz atalım.
Volkan Demirel : Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli kalecilerden birisi de Volkan Demirel.
Beşiktaş maçında yediği gollerde yapabileceği bir şey yoktu. Gol olan şutları çıkarmak o kadar kolay değildi. Onun dışında fazla sıkıntılı bir maç çıkardığını söyleyemem.
Sadece Almeida'nın şutunu çıkardı. Eğer o pozisyon gol olsaydı Beşiktaş farka gidebilirdi.
Gökhan Gönül : Uzun zamandır bu kadar pasif izlememiştim Gökhan'ı. Hafta başından beri idman yapmamıştı. Sakatlığı söz konusuydu. Maça çıkıp çıkmayacağı maç saati belli olacaktı.
Oynayamamasında etken bu mudur yoksa Simao'yu durdurmak için mi savunmada kaldı bilmiyorum. Eğer savunma yapmak için taktik icabı kaldıysa eksi not alacaktır. Bu kadar silik oynaması şaşırtıcıydı.
Diego Lugano : Bu tarz oyuncular taraftarı tarafından sevilir, rakip takım taraftarı için de çirkeftirler. Bu yüzden Fenerbahçeliler çok severken diğer takımın taraftarları nefret eder. Dün akşam da Ferrari ile girdikleri ikili mücadeleleri izledik her duran topta.
Hücumdaki kabiliyetinin yanında savunmada da takıma çok şey katıyor agresifliği ile. Bir çok kez Gökhan Gönül'den sıyrılan Quaresma ile karşı karşıya kaldılar. Quaresma'nın kaleye yönelmesine engel oldu. Fenerbahçe'nin en iyi olduğu bölgede oynuyor zaten. Yobo ile uyumları çok iyi.
Yobo : Uche ile Högh savunmasından sonra uzun zaman böyle bir ikiliye sahip olamadı Fenerbahçe. Yobo bu senenin en iyi transferi konumunda. Gerçekten harika oynuyor. Dün gece hatasız oynadı.
Andre Santos : Bu adamın oyununu hiç bir zaman benimseyemeyeceğim. Oynadığı mevkiye göre çok yavaş. Quaresma ile her karşı karşıya gelmelerinde çok fazla zorlandı. Hücuma çıktığında artistik hareket yapacağım diye atakları baltaladı. Dia ile anlaşmaları iyi değildi. Ne savunmada iyi oynadı ne de hücumda. Sahanın kötülerinden biriydi.
Mehmet Topuz : Kayseri maçındaki Mehmet'ten eser yoktu sahada. İlk yarı sona erdiğinde istatistiklerde 5,5km koştuğunu görünce çok şaşırmıştım. Çünkü sahada hiç görmedim Mehmet'i. Vasatın çok altında bir performans sergiledi. Taktik icabı sağ kanadı kullanmadıysa Fenerbahçe bilemiyorum ama sağ kanat hücumlarında bundan önceki haftalarda çok etkiliydiler. Bu maç Fenerbahçenin sağ, Beşiktaşın ise sol kanadı hiç yoktu sahada.
Selçuk Şahin : Hep derim, Allah insana Selçuk Şahin şansı versin diye. Hep böyle düşünürdüm. Ama Selçuk son haftalarda epey şaşırtıyor beni. Performansı çok iyi gidiyor. Dün akşam da sahada sırıtmadı. Hücum bazında yetersiz olsa da Beşiktaş orta sahasının Fenerbahçe oyun düzenini dağıtmasına engel olmaya çalıştı.
Emre Belözoğlu : Türk futbolunun asabi çocuğu.. Bir kaç haftadır sinirleri alınmış vaziyette sahadaki mücadelesine devam ediyor. Azizsilin denilen olay mı oldu bilemiyorum.
Akşam beklenen performansının çok altında bir performans sergiledi Emre. Sakatlığı nedeniyle eleştirmek istemiyorum. Çünkü sakat oynadığını biliyorum. Bu hafta Emre'yi es geçelim.
Issiar Dia : Maçın ilk yarısında Ekrem'in bulunduğu kanadı hallaç pamuğu gibi attı desek fazla abartmış olmayız. Sahanın en iyi oyuncu Dia'ydı. Sürati ve driplingleri çok iyiydi. Fakat o da son vuruşlarını, bitirici paslarını geliştirmeli. Bu gelişim Aykut hoca ile olur mu pek emin değilim.
Alex De Souza : Hep eleştirilir, hatta Türkiye liglerinin en çok eleştirilen futbolcularından biridir. Bu eleştirenler arasında kendimi de sayabilirim. Alex'in olduğu takım yavaşlar, oyunu soğutur diye düşünürüm. Hala da öyle düşünüyorum. Benim futbol karakterime uyan bir oyuncu değil.
Ama sezarın hakkı sezara..
Bu maçta sahanın en iyi oyuncuları arasında yer aldı.
Topu ayağına alışı, rakip baskı yaparken vücudunu topla rakip arasına koyuşu, topu saklayışı vs vs. Bu adamın ayağından topu almak gerçekten çok zor. Bir de bütün bunları üç golle süslemesi çok iyiydi.
Takım çökmek üzereyken arkadaşlarının ileri çıkmasını istemesi ve sonrasında kazanılan bir kornerde Ferrari'nin atılması ve komutayı eline alması sıradan bir futbolcunun yapacağı şeyler değildi.
Niang : Transferinde spekülasyonlar çok fazlaydı. Bu yaştaki bir adama bu kadar para verilir mi deniyordu.
Belki gol atamadı ama Beşiktaş savunmasını yerle bir etmeye çalıştı. Zaman zaman başarılı oldu, zaman zaman başarısız. Ama maçın genelinde iyiydi. Sol kanatta oynamadığında nasıl bir futbolcu olabileceğini Aykut Kocaman'a gösterdi.
Hele iki Beşiktaşlı futbolcuyu terse döndürüp 70 metre top sürüp yaptığı vuruş çok iyiydi.
Ve sıra geldi Aykut Kocaman'a..
Aykut Kocaman : Fenerbahçe'nin başına geldiğinde Türkiye'den de bir Alex Ferguson çıkar mı diye düşündüm. Çünkü camianın içinden gelen ve çok fazla destek alan bir adamdı. Zaman içerisinde istediği transferler yapıldı. Takımın çehresini değiştirdi, Brezilya hegemonyasına son verdi.
Sezon başında Alex'i göndermeye çalışması önceleri takımın dengesini bozdu. Sonrasında ise barış sağlandı ve Fenerbahçe bu halini aldı.
İlerisi için umut veriyor. Ama takımı geriye yaslama huyundan bir türlü vazgeçemedi. Bu şekilde puan kayıpları yaşadı. Bütün bunlara rağmen bu huyundan vazgeçemedi.
Saha içerindeki umursamaz tavrı, enerji yoksunluğu pasif gibi gösteriyor. Oyuncu değişiklikleri ile maç döndüremiyor, aksine önde götürdüğü maçlarda taraftarını sıkıntıya sokuyor. Tecrubesizliktir umarım. Yoksa ilerleyen zamanlarda büyük teknik direktör olamaz.
Hakemlere ayrı bir başlık açmanın gereği yok. Sadece hatalarının olduğu dakikaları ve bazı pozisyonları yazacağım.
*Ekrem Dağ'ın daha ilk dakikada sarı kart görmesi gerekiyordu. Haliyle 15. dakika dolaylarında oyundan atılması gerekiyordu.
*Beşiktaş'ın ikinci golünde Alex'e verilen elle oynama yanlış bir karardı. Akabinde gol geldi.
* 50-55 arasında Ferrari ile Lugano'nun bir pozisyonu vardı. O pozisyonda penaltı vermeliydi.
*63. dakikada Lugano'nun hareketi fauldü. Kırmızı kart doğru fakat penaltı yanlıştı.
* Son bölümlerde Gökhan Gönül 2. sarı kart ile atılmalıydı.
Son olarak hakemlerin sahadaki asli görevi oyunun akışını sağlamaktır. Avantaj kuralını gerektiği gibi uygulayamadılar. Bu şekilde de Beşiktaş'ın iki, Fenerbahçe'nin bir pozisyonu hakem düdüğüyle kesildi. O pozisyonların kesinlikle devam etmesi gerekiyordu.
Pazartesi, Şubat 21
Beşiktaş Oyuncu Değerlendirmesi
Futbol bir takım oyunudur nihayetinde. Fakat oyuncuların bireysel performansları da takım oyununa etki eder.
Bu yüzden oyuncu değerlendirmesi yapmak gerekiyor.
Önce ev sahibi Beşiktaş'tan başlayalım.
Rüştü Reçber : Yediği gollerin hiç birinde hatası yoktu. Hatta ilk yarıda çıkardığı bir kaç topla farkı önledi diyebiliriz. Böyle maçlarda kalecinin takımının en iyisi olarak lanse edilmesi takımı adına sıkıntıdır. İyi takımlarda kalecilerin takımının sahadaki en iyi oyuncusu olması kabul edilemez.
Ekrem Dağ : Attığı gol harikaydı. Hiç bir kalecinin uzanamayacağı yere muazzam bir vuruş yaptı. Fakat golden çok konuşulan maçın başında yaptığı müdahaleler oldu. İlk 15 dakikada oyundan atılması izleyicileri şaşırtacak bir durum olmazdı. O dakikalarda Guti'nin Ekrem'i uyarması ve bu dakikadan sonra Ekrem'in daha dikkatli savunması yapması Beşiktaş için pozitif bir durum aldı. Bütün bunlara rağmen maç içerisinde attığı gol ve sertlikleri dışında akılda kalan bir oyunu olmadı. Onun adına kötü bir maçtı. Erken sarı kart görmesi Dia'nın o kanadı koridora çevirmesine yol açtı.
İbrahim Toraman : Takımının iki golünden birini atan futbolculardan diğeri idi. Fakat savunmacıların asli görevi kalesini savunmaktır, gol atmak değil. Geçen hafta yaşanan olaylar, kaptanlığının alınması gibi etkenler moral olarak çökmesine yol açtı. Fenerbahçe'nin ileri ucuna karşı savunmada etkisizdi.
Matteo Ferrari : Beşiktaş'ın büyük umutlarla takıma kattığı bir savunmacı. Bu maçın kuşkusuz en kilit adamı oldu. Maç içerisinde Lugano ile bir çok ikili mücadeleye girdiler. Sürekli itiş kakış içindeydiler. Sonunda sinirlerine hakim olamayarak hem takımının skor üstünlüğünü kaybetmesine hem de takımının sahada bir kişi eksik olmasına sebep oldu. Bu maç onun bir facia idi.
İsmail Köybaşı : Simao'nun da gelmesiyle makina gibi işleyen Beşiktaş sol kanadının önemli adamlarından biri olmuştu. Simao ile çok iyi anlaşıyorlardı. Bu maç hayatının en kolay maçlarından birini oynadı. Çünkü Fenerbahçe sağ kanadı neredeyse hiç çalışmadı. Bu kadar rahat oynarken hücuma gerekli şekilde destek verememesi şaşırtıcıydı. Bu maç için İsmail de sınıfta kaldı.
Guti : Maçı çok geride kabul etti ve kendi sahasında oynadı. Fenerbahçe ceza sahasına giremedi. Zaten savunma yapan bir oyuncu değil. Bu yüzden geride kalması anlamsızdı. Fakat Guti'nin iyi paslar atabilmesi için ilerde oynaması gerekmiyor. Ekrem'e yaptığı asist gerçekten inanılmaz bir pastı. Beşiktaş takımının ayakta kalabilen oyuncularının başında geliyor.
Ernst : Eğer Beşiktaş 2008-2009 sezonunda şampiyon olduysa bu şampiyonluğun en önemli yapı taşı Ernst'tir. Formunun zirvesinde iken kesilen, onsuz olmayacağı konusunda karar kılınan, morali bitirilmiş şekilde takıma dahil edilen bir oyuncu. Bütün bunlara rağmen sahada elinden geleni yaptı. Fenerbahçe orta sahasının pasifize olmasındaki en önemli oyuncuydu. Bütün aksi durumlara rağmen Beşiktaş takımında ayakta kalan oyunculardan biri oldu.
Necip Uysal : Benim gözümde çok önemli bir değer. Beşiktaşlıların sahip çıkması gereken değerlerin başında geliyor.
Bu maçta görevi Alex'i durdurmaktı. Maçın belli bölümlerinde başarılı da oldu. Kendi kalesine attığı golü talihsizlik olarak nitelemek, görmezden gelmek gerekiyor. Necip gibi oyuncular kolay kazanılmıyor.
Alex'in ayağından gelen goller Necip çıktıktan sonra gibi görünse de dağılmış Beşiktaş takımı Necip ile de bir şey yapamazdı. Bu yüzden bu çocuğa sahip çıkılmalı.
Ricardo Quaresma : Fizik olarak Beşiktaş'ın en iyi oyuncusu gibi görünüyor. 90 dakika koşuyor. Güzel çalımlar atıyor. Bu çalımlarla ceza sahasına giriyor. Bütün bunları yaptıktan sonra öyle bir şut çıkartıyor ki şaşırıp kalıyorsun. Son vuruşa kadar çok iyi geliyor ama son harekette başarısız oluyor. Ne önemli bir pas atıyor ne de güzel bir gol vuruşu yapabiliyor.
Takım oyununu önemsemediğini düşünüyorum, Quaresma kendisi için oynuyor. Fenerbahçe maçında da böyle oynadı. Sürekli kanat değiştirdi. Fenerbahçe savunmasının dengesini bozdu. Son hareketlerdeki başarısızlığı nedeniyle Beşiktaş adına skora etki edemedi. Her ne kadar etki edemese de sonuç itibari ile o Quaresma.. Her an etki edebilir. Bu yüzden sabredildiğini düşünüyorum. Ama ligte şuana dek 1 gol atabilmiş olması istatistiği de göz ardı edilmemeli. Quaresma'ya çekidüzen verilmeli.
Simao Sabrosa : Geldiğinden bu yana bu kadar etkisiz kaldığı bir maç olmamıştı. Sahada gezinip durdu. Sadece ikinci golde frikiğin başına geçtiğinde gördüm. Onun dışında önemli bir hareketi olmadı. Bunda Gökhan Gönül ve Mehmet Topuz'un hiç atağa çıkmaması da etkendi. Zaten maç boyunca o kanadı unuttuk.
Hugo Almeida : Bu adama öyle ceza sahası dışında top atmayacaksın. Rakibini boğduğun maçların santraforu olabilir çünkü. Sen ne kadar çok hücumcu ile oynarsan Almeida o kadar iyi oynar. Çünkü son vuruş yapabilecek bir oyuncu, topu taşıyıp gol atabilecek değil. Bu yüzden tek forvet oynaması halinde yararlı olamıyor. Akşam da 3-5 metre taşıdığı topa yaptığı vuruşu gördük ve tamamen oyun yapısı konusunda fikir sahibi olduk. Bu adam böyle oynayamaz, oynadığında yararlı olamaz. Quaresma'nın biraz daha ona yakın oynaması gerekiyor. Hugo Almeida gibi bir forvetin varsa hücum hattında safları sıklaştırmak zorundasın. Yoksa gol atamaz.
Bernd Schuster : Kuşkusuz Real Madrid'te teknik direktörlük yapmak ile Beşiktaş'ta yapmak arasında fark var. Hatta biraz daha ileri götürürsek İspanya ligi ile Türkiye ligi arasında epey fark var. Schuster'in Getafe ile yaptıklarına da şahit olduk. Bu yüzden kötü bir hoca demeye gönlüm razı gelmiyor. Ama Schuster çok vurdum duymaz bir adam. Maçlara yeteri kadar hazırlandığını düşünmüyorum.
Eğer biraz daha iyi hazırlanmış olsaydı Almeida değil Bobo ile çıkardı sahaya. Almeida da tek forvet bağlamında ısrarcı olmak hataydı. Adam kaç maçtır oynuyor bu şekilde etkili olmuyor. Bunu görmek için futbol uleması olmaya gerek yok. İşine gerekli özeni göstermek kafi.
Quaresma'ya çık ve oyna diyor sanırım. Çünkü bu oyunun başka bir açıklaması yok. Quaresma'nın büyük takımlarda varlık gösterememesinin sebebi de bu. Oralarda hiç bir hoca çık ve oyna demiyor, takım oyununa katkıda bulunması isteniyor. Bu şekilde oynatınca da taraftar Quaresma'yı seviyor ama takıma bir katkı sağlayamıyor.
Üç kulvarda oynuyoruz, rotasyonu sağlamak gerekiyor diye diye kemikleşmesi engelleniyor Beşiktaş takımının. Burada sorun Schusterden kaynaklanıyor. Büyük hoca olmanın yolu bu değil. Schuster gönderilmek için takımı sabote edebilir gibi komplo teorileri bile üretilmeye başlandı. Sivok ve Bobo'nun kadroda dahi olmaması insanların aklında soru işaretleri bırakıyor.
Bu yüzden oyuncu değerlendirmesi yapmak gerekiyor.
Önce ev sahibi Beşiktaş'tan başlayalım.
Rüştü Reçber : Yediği gollerin hiç birinde hatası yoktu. Hatta ilk yarıda çıkardığı bir kaç topla farkı önledi diyebiliriz. Böyle maçlarda kalecinin takımının en iyisi olarak lanse edilmesi takımı adına sıkıntıdır. İyi takımlarda kalecilerin takımının sahadaki en iyi oyuncusu olması kabul edilemez.
Ekrem Dağ : Attığı gol harikaydı. Hiç bir kalecinin uzanamayacağı yere muazzam bir vuruş yaptı. Fakat golden çok konuşulan maçın başında yaptığı müdahaleler oldu. İlk 15 dakikada oyundan atılması izleyicileri şaşırtacak bir durum olmazdı. O dakikalarda Guti'nin Ekrem'i uyarması ve bu dakikadan sonra Ekrem'in daha dikkatli savunması yapması Beşiktaş için pozitif bir durum aldı. Bütün bunlara rağmen maç içerisinde attığı gol ve sertlikleri dışında akılda kalan bir oyunu olmadı. Onun adına kötü bir maçtı. Erken sarı kart görmesi Dia'nın o kanadı koridora çevirmesine yol açtı.
İbrahim Toraman : Takımının iki golünden birini atan futbolculardan diğeri idi. Fakat savunmacıların asli görevi kalesini savunmaktır, gol atmak değil. Geçen hafta yaşanan olaylar, kaptanlığının alınması gibi etkenler moral olarak çökmesine yol açtı. Fenerbahçe'nin ileri ucuna karşı savunmada etkisizdi.
Matteo Ferrari : Beşiktaş'ın büyük umutlarla takıma kattığı bir savunmacı. Bu maçın kuşkusuz en kilit adamı oldu. Maç içerisinde Lugano ile bir çok ikili mücadeleye girdiler. Sürekli itiş kakış içindeydiler. Sonunda sinirlerine hakim olamayarak hem takımının skor üstünlüğünü kaybetmesine hem de takımının sahada bir kişi eksik olmasına sebep oldu. Bu maç onun bir facia idi.
İsmail Köybaşı : Simao'nun da gelmesiyle makina gibi işleyen Beşiktaş sol kanadının önemli adamlarından biri olmuştu. Simao ile çok iyi anlaşıyorlardı. Bu maç hayatının en kolay maçlarından birini oynadı. Çünkü Fenerbahçe sağ kanadı neredeyse hiç çalışmadı. Bu kadar rahat oynarken hücuma gerekli şekilde destek verememesi şaşırtıcıydı. Bu maç için İsmail de sınıfta kaldı.
Guti : Maçı çok geride kabul etti ve kendi sahasında oynadı. Fenerbahçe ceza sahasına giremedi. Zaten savunma yapan bir oyuncu değil. Bu yüzden geride kalması anlamsızdı. Fakat Guti'nin iyi paslar atabilmesi için ilerde oynaması gerekmiyor. Ekrem'e yaptığı asist gerçekten inanılmaz bir pastı. Beşiktaş takımının ayakta kalabilen oyuncularının başında geliyor.
Ernst : Eğer Beşiktaş 2008-2009 sezonunda şampiyon olduysa bu şampiyonluğun en önemli yapı taşı Ernst'tir. Formunun zirvesinde iken kesilen, onsuz olmayacağı konusunda karar kılınan, morali bitirilmiş şekilde takıma dahil edilen bir oyuncu. Bütün bunlara rağmen sahada elinden geleni yaptı. Fenerbahçe orta sahasının pasifize olmasındaki en önemli oyuncuydu. Bütün aksi durumlara rağmen Beşiktaş takımında ayakta kalan oyunculardan biri oldu.
Necip Uysal : Benim gözümde çok önemli bir değer. Beşiktaşlıların sahip çıkması gereken değerlerin başında geliyor.
Bu maçta görevi Alex'i durdurmaktı. Maçın belli bölümlerinde başarılı da oldu. Kendi kalesine attığı golü talihsizlik olarak nitelemek, görmezden gelmek gerekiyor. Necip gibi oyuncular kolay kazanılmıyor.
Alex'in ayağından gelen goller Necip çıktıktan sonra gibi görünse de dağılmış Beşiktaş takımı Necip ile de bir şey yapamazdı. Bu yüzden bu çocuğa sahip çıkılmalı.
Ricardo Quaresma : Fizik olarak Beşiktaş'ın en iyi oyuncusu gibi görünüyor. 90 dakika koşuyor. Güzel çalımlar atıyor. Bu çalımlarla ceza sahasına giriyor. Bütün bunları yaptıktan sonra öyle bir şut çıkartıyor ki şaşırıp kalıyorsun. Son vuruşa kadar çok iyi geliyor ama son harekette başarısız oluyor. Ne önemli bir pas atıyor ne de güzel bir gol vuruşu yapabiliyor.
Takım oyununu önemsemediğini düşünüyorum, Quaresma kendisi için oynuyor. Fenerbahçe maçında da böyle oynadı. Sürekli kanat değiştirdi. Fenerbahçe savunmasının dengesini bozdu. Son hareketlerdeki başarısızlığı nedeniyle Beşiktaş adına skora etki edemedi. Her ne kadar etki edemese de sonuç itibari ile o Quaresma.. Her an etki edebilir. Bu yüzden sabredildiğini düşünüyorum. Ama ligte şuana dek 1 gol atabilmiş olması istatistiği de göz ardı edilmemeli. Quaresma'ya çekidüzen verilmeli.
Simao Sabrosa : Geldiğinden bu yana bu kadar etkisiz kaldığı bir maç olmamıştı. Sahada gezinip durdu. Sadece ikinci golde frikiğin başına geçtiğinde gördüm. Onun dışında önemli bir hareketi olmadı. Bunda Gökhan Gönül ve Mehmet Topuz'un hiç atağa çıkmaması da etkendi. Zaten maç boyunca o kanadı unuttuk.
Hugo Almeida : Bu adama öyle ceza sahası dışında top atmayacaksın. Rakibini boğduğun maçların santraforu olabilir çünkü. Sen ne kadar çok hücumcu ile oynarsan Almeida o kadar iyi oynar. Çünkü son vuruş yapabilecek bir oyuncu, topu taşıyıp gol atabilecek değil. Bu yüzden tek forvet oynaması halinde yararlı olamıyor. Akşam da 3-5 metre taşıdığı topa yaptığı vuruşu gördük ve tamamen oyun yapısı konusunda fikir sahibi olduk. Bu adam böyle oynayamaz, oynadığında yararlı olamaz. Quaresma'nın biraz daha ona yakın oynaması gerekiyor. Hugo Almeida gibi bir forvetin varsa hücum hattında safları sıklaştırmak zorundasın. Yoksa gol atamaz.
Bernd Schuster : Kuşkusuz Real Madrid'te teknik direktörlük yapmak ile Beşiktaş'ta yapmak arasında fark var. Hatta biraz daha ileri götürürsek İspanya ligi ile Türkiye ligi arasında epey fark var. Schuster'in Getafe ile yaptıklarına da şahit olduk. Bu yüzden kötü bir hoca demeye gönlüm razı gelmiyor. Ama Schuster çok vurdum duymaz bir adam. Maçlara yeteri kadar hazırlandığını düşünmüyorum.
Eğer biraz daha iyi hazırlanmış olsaydı Almeida değil Bobo ile çıkardı sahaya. Almeida da tek forvet bağlamında ısrarcı olmak hataydı. Adam kaç maçtır oynuyor bu şekilde etkili olmuyor. Bunu görmek için futbol uleması olmaya gerek yok. İşine gerekli özeni göstermek kafi.
Quaresma'ya çık ve oyna diyor sanırım. Çünkü bu oyunun başka bir açıklaması yok. Quaresma'nın büyük takımlarda varlık gösterememesinin sebebi de bu. Oralarda hiç bir hoca çık ve oyna demiyor, takım oyununa katkıda bulunması isteniyor. Bu şekilde oynatınca da taraftar Quaresma'yı seviyor ama takıma bir katkı sağlayamıyor.
Üç kulvarda oynuyoruz, rotasyonu sağlamak gerekiyor diye diye kemikleşmesi engelleniyor Beşiktaş takımının. Burada sorun Schusterden kaynaklanıyor. Büyük hoca olmanın yolu bu değil. Schuster gönderilmek için takımı sabote edebilir gibi komplo teorileri bile üretilmeye başlandı. Sivok ve Bobo'nun kadroda dahi olmaması insanların aklında soru işaretleri bırakıyor.
Beşiktaş - Fenerbahçe ( 2-4 )
Güzel maç oldu mu, olmadı mı ?
Bu sorudan önce yine dillerde hakem var.
Maçtan önce herkesin temennisi "hakem konuşmaz umarım" idi. Fakat hakem konuşuluyor, konuşulmalı..
Ama konuşuluyor.
Hakemin sonuca direk etki ettiği bir gerçek.
Maçın teknik analizini yaparsak Beşiktaş beklenin altında bir performans göstererek başladı maça. Sahada silik bir Beşiktaş vardı. Sahanın her yerinde basan bir Fenerbahçe karşısında teslim bayrağını ilk yarım saatte çekti.
Bu teslim oluş Fenerbahçe'nin geriye yaslanmasına kadar devam etti.
*Ara Not: Geçenlerde Chelsea maçında hakem Chelseali futbolcuya ilk dakika içinde sarı kartı göstermişti/gösterebilmişti. Ne zaman bir derbi maçında hakem ilk dakika içinde sarı kart gösterebilirse o zaman Türk hakemliği ulvi seviyeye ulaşacaktır.
Daha golü atmadan Ekrem'in sarı kart görmesi gerekiyordu. Hatta 15. dakikada da atılması gerekiyordu. Nitekim aynı Ekrem beraberlik golünün sahibi oldu 43. dakikada.
Aykut Kocaman'ın futbolu çirkinleştiren bir huyu var. Karşısındaki takımın kim olduğunun hiç bir önemi yok. Fenerbahçe skor üstünlüğünü yakaladığı an geri yaslanıyor. Rakip takımın oynamasına izin veriyor. Bu sayede rakip takım yenilgi şokundan çabuk kurtuluyor ve Fenerbahçe kalesine yüklenmeye başlıyor. Böyle olunca da gol yemeniz kaçınılmaz oluyor.
Aslında bu bağlamda futbolu boksa benzetebiliriz. Rakibine aparkatı vurduktan sonra köşesine çekilip rakibinin ayılmasını bekleyen bir boksör gördünüz mü ? Fenerbahçe'ye bakın göreceksiniz.
İkinci yarının hemen başında gelen golde frikik kararı bana göre tartışmalı. Elin topa doğru bir hareketi yok. Kolun açık olduğunu kabul edebilirim fakat o mesafeden o el verilmez, verilmemeliydi. Bu bir çarpmadır.
Fenerbahçe kalesinde açık verip gol ararken Beşiktaş'ın Almeida ile yararlanamadığı bir pozisyon var ki o da maçın kırılma anlarından birisi. Zaten Alex de ifade etmiş. O poziyon gol olsaydı Beşiktaş farka gidebilirdi.
Ve ardından gelen kırmızı kart ve penaltı..
Penaltı için bir şey diyemeyeceğim. Çünkü öncesinde Lugano'nun faul yaptığını düşünüyorum. Ama Ferrari'nin hareketi kesinlikle kırmızı karttı. Bu da bir başka kırılma anı oldu.
Daha önce Schuster'in Türkiye Ligini küçümsediğini düşündüğümü söylemiştim. Bu maç da ortaya koydu ki Schuster Fenerbahçe'yi analiz etmemiş. Bir derbi maça bile gerektiği kadar hazırlanmayan bir antrenörün arkasında durulması gerektiğine inanmıyorum. İstikrar da bir derece önemli kalıyor bu pozisyonda. Gönderilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu derece önemli bir kadroyu ancak bu kadar kötü idare edebilirsiniz. Takımda kaldığı her gün daha da bataklığa sürüklenecektir. Tabi bir yandan da öz evlat korkusu hakim. Günlük idarecilere teslim edilecekse takım Schuster'in kalması daha iyi olur.
Sonuç olarak Fenerbahçe 4-2 galip geldi.
Hakem futboldan daha çok konuşuldu.
Schuster ve Aykut kendilerini ispatladılar. İkisi de iyi antrenör ya da iyi taktisyen değiller.
Ya da Schuster iyi olabilir de fazla önemsemiyor ama Aykut kötü.
Aykut Fenerbahçe'nin başına gelirken aklımda Fenerbahçe'nin Alex Ferguson'u olur mu diye düşünceler vardı.
Biraz umudum kırıldı diyebilirim.
Bakalım ilerleyen zamanlar neyi gösterecek.
***
İlkkan'ın biralar biterken yazıya da son vereyim.
Teşekkürler kardeşim..
Bu sorudan önce yine dillerde hakem var.
Maçtan önce herkesin temennisi "hakem konuşmaz umarım" idi. Fakat hakem konuşuluyor, konuşulmalı..
Ama konuşuluyor.
Hakemin sonuca direk etki ettiği bir gerçek.
Maçın teknik analizini yaparsak Beşiktaş beklenin altında bir performans göstererek başladı maça. Sahada silik bir Beşiktaş vardı. Sahanın her yerinde basan bir Fenerbahçe karşısında teslim bayrağını ilk yarım saatte çekti.
Bu teslim oluş Fenerbahçe'nin geriye yaslanmasına kadar devam etti.
*Ara Not: Geçenlerde Chelsea maçında hakem Chelseali futbolcuya ilk dakika içinde sarı kartı göstermişti/gösterebilmişti. Ne zaman bir derbi maçında hakem ilk dakika içinde sarı kart gösterebilirse o zaman Türk hakemliği ulvi seviyeye ulaşacaktır.
Daha golü atmadan Ekrem'in sarı kart görmesi gerekiyordu. Hatta 15. dakikada da atılması gerekiyordu. Nitekim aynı Ekrem beraberlik golünün sahibi oldu 43. dakikada.
Aykut Kocaman'ın futbolu çirkinleştiren bir huyu var. Karşısındaki takımın kim olduğunun hiç bir önemi yok. Fenerbahçe skor üstünlüğünü yakaladığı an geri yaslanıyor. Rakip takımın oynamasına izin veriyor. Bu sayede rakip takım yenilgi şokundan çabuk kurtuluyor ve Fenerbahçe kalesine yüklenmeye başlıyor. Böyle olunca da gol yemeniz kaçınılmaz oluyor.
Aslında bu bağlamda futbolu boksa benzetebiliriz. Rakibine aparkatı vurduktan sonra köşesine çekilip rakibinin ayılmasını bekleyen bir boksör gördünüz mü ? Fenerbahçe'ye bakın göreceksiniz.
İkinci yarının hemen başında gelen golde frikik kararı bana göre tartışmalı. Elin topa doğru bir hareketi yok. Kolun açık olduğunu kabul edebilirim fakat o mesafeden o el verilmez, verilmemeliydi. Bu bir çarpmadır.
Fenerbahçe kalesinde açık verip gol ararken Beşiktaş'ın Almeida ile yararlanamadığı bir pozisyon var ki o da maçın kırılma anlarından birisi. Zaten Alex de ifade etmiş. O poziyon gol olsaydı Beşiktaş farka gidebilirdi.
Ve ardından gelen kırmızı kart ve penaltı..
Penaltı için bir şey diyemeyeceğim. Çünkü öncesinde Lugano'nun faul yaptığını düşünüyorum. Ama Ferrari'nin hareketi kesinlikle kırmızı karttı. Bu da bir başka kırılma anı oldu.
Daha önce Schuster'in Türkiye Ligini küçümsediğini düşündüğümü söylemiştim. Bu maç da ortaya koydu ki Schuster Fenerbahçe'yi analiz etmemiş. Bir derbi maça bile gerektiği kadar hazırlanmayan bir antrenörün arkasında durulması gerektiğine inanmıyorum. İstikrar da bir derece önemli kalıyor bu pozisyonda. Gönderilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu derece önemli bir kadroyu ancak bu kadar kötü idare edebilirsiniz. Takımda kaldığı her gün daha da bataklığa sürüklenecektir. Tabi bir yandan da öz evlat korkusu hakim. Günlük idarecilere teslim edilecekse takım Schuster'in kalması daha iyi olur.
Sonuç olarak Fenerbahçe 4-2 galip geldi.
Hakem futboldan daha çok konuşuldu.
Schuster ve Aykut kendilerini ispatladılar. İkisi de iyi antrenör ya da iyi taktisyen değiller.
Ya da Schuster iyi olabilir de fazla önemsemiyor ama Aykut kötü.
Aykut Fenerbahçe'nin başına gelirken aklımda Fenerbahçe'nin Alex Ferguson'u olur mu diye düşünceler vardı.
Biraz umudum kırıldı diyebilirim.
Bakalım ilerleyen zamanlar neyi gösterecek.
***
İlkkan'ın biralar biterken yazıya da son vereyim.
Teşekkürler kardeşim..
Pazar, Şubat 20
Düvenciler Lisesi - Marmara Üniversitesi ( 4-0 )
Düvenciler fırtınası esmeye devam ediyor, edecek.
Bu beylik lafları sıralattırıyorlar bize.
Formanın hakkı ne ise sonuna kadar veriyorlar.
Helal olsun hepsine.
Hangisini saysam, hangisini övsem şaşırıyorum. Hepsi birbirinden özenle çıkıyorlar sahaya, hepsi birbirinden çalışkan, hepsi birbirinden profesyonel.
Sportif anlamda başarısız sayılabilecek bir kente unutulmayacak şekilde yazdırıyorlar isimlerini. Altın puntolarla hem de.. Belli bir yaşın üstü bu başarıları özlemiştir. Benim yaşımdakiler de hiç görmeyip de görmek istediği başarıları görüyorlar Düvenciler ile.
Maçın başlarında Marmara Üniversitesi zorladı takımımızı. Başa baş mücadele edebiliyorlardı. Zaten devre arasıyla birlikte yaptıkları transferlerle iyi bir başlangıç yaptılar. Bu maça kadar üçte üç ile geliyorlardı. Maçın kırılma noktası Düvenciler Lisesinin kazandığı penaltı oldu.
Topun başına Bahar geçti. Traftarlardan gelen Ebi sesleri üzerine topu Ebi'ye bıraktı. Fakat bu tezahürata biraz bozuldu sanıyorum. Bu dakikadan sonra oyundan düştü. Şunu belirtmek istiyorum ki bu takımdaki bütün kızları çok seviyoruz, birbirinden ayıramıyoruz. Ebi forma numarası nedeniyle şuan ilgi odağımız gibi görünüyor fakat bütün kızlarımız birbirinden değerliler. Sonraki bölümlerde Bahar'ın gönlünü almaya çalıştık, ne derece başarılı olduk bilemiyorum. Umarım Bahar bu yazıyı okur ve alta yorum olarak düşer affedildiğimizi.
Bu gol maçın kırılma noktalarından biriydi. Bahar'ın oyundan düşmesiyle en iyi işleyen tarafımız olan sağ kanat aksamaya başladı. Göbekten hücum etmeye çalıştık. Bahar'ın yaptığı bindirmeler kadar başarılı olmasa da yine de etkiliydik Marmara Üniversitesi kalesinde önemli pozisyonlar bulduk. Bu pozisyonların sonucunda Duygu ile golü bulduk. Bu gol de maçın ikinci dönüm noktası oldu ve maçı kopardı. Marmara Üniversitesi'nin gardı düştü ve gollerimiz ardı ardına geldi. Esra'nın golü ayakta alkışlanacak cinstendi. Kendisini buradan da tebrik ediyorum.
Son golü de yine Duygu'nun ayağından kazandık. Sağ taraftan gelen ortaya çok güzel bir vuruş yaptı. Deyim yerindeyse topu ve Marmara Üniversitesi kalecisinin eldivenlerini tavan astı-bu maçlık-.
Bu güzel galibiyet için teşekkür ediyoruz bütün kızlarımıza.
** Haa deyinmeden edemeyeceğim. Kapalı tribünde Düvenciler Lisesine tezahürat yapan kardeşlerimizi görmek çok güzeldi. Hep erkekler bağıracak değil ya.
Bu beylik lafları sıralattırıyorlar bize.
Formanın hakkı ne ise sonuna kadar veriyorlar.
Helal olsun hepsine.
Hangisini saysam, hangisini övsem şaşırıyorum. Hepsi birbirinden özenle çıkıyorlar sahaya, hepsi birbirinden çalışkan, hepsi birbirinden profesyonel.
Sportif anlamda başarısız sayılabilecek bir kente unutulmayacak şekilde yazdırıyorlar isimlerini. Altın puntolarla hem de.. Belli bir yaşın üstü bu başarıları özlemiştir. Benim yaşımdakiler de hiç görmeyip de görmek istediği başarıları görüyorlar Düvenciler ile.
Maçın başlarında Marmara Üniversitesi zorladı takımımızı. Başa baş mücadele edebiliyorlardı. Zaten devre arasıyla birlikte yaptıkları transferlerle iyi bir başlangıç yaptılar. Bu maça kadar üçte üç ile geliyorlardı. Maçın kırılma noktası Düvenciler Lisesinin kazandığı penaltı oldu.
Topun başına Bahar geçti. Traftarlardan gelen Ebi sesleri üzerine topu Ebi'ye bıraktı. Fakat bu tezahürata biraz bozuldu sanıyorum. Bu dakikadan sonra oyundan düştü. Şunu belirtmek istiyorum ki bu takımdaki bütün kızları çok seviyoruz, birbirinden ayıramıyoruz. Ebi forma numarası nedeniyle şuan ilgi odağımız gibi görünüyor fakat bütün kızlarımız birbirinden değerliler. Sonraki bölümlerde Bahar'ın gönlünü almaya çalıştık, ne derece başarılı olduk bilemiyorum. Umarım Bahar bu yazıyı okur ve alta yorum olarak düşer affedildiğimizi.
Bu gol maçın kırılma noktalarından biriydi. Bahar'ın oyundan düşmesiyle en iyi işleyen tarafımız olan sağ kanat aksamaya başladı. Göbekten hücum etmeye çalıştık. Bahar'ın yaptığı bindirmeler kadar başarılı olmasa da yine de etkiliydik Marmara Üniversitesi kalesinde önemli pozisyonlar bulduk. Bu pozisyonların sonucunda Duygu ile golü bulduk. Bu gol de maçın ikinci dönüm noktası oldu ve maçı kopardı. Marmara Üniversitesi'nin gardı düştü ve gollerimiz ardı ardına geldi. Esra'nın golü ayakta alkışlanacak cinstendi. Kendisini buradan da tebrik ediyorum.
Son golü de yine Duygu'nun ayağından kazandık. Sağ taraftan gelen ortaya çok güzel bir vuruş yaptı. Deyim yerindeyse topu ve Marmara Üniversitesi kalecisinin eldivenlerini tavan astı-bu maçlık-.
Bu güzel galibiyet için teşekkür ediyoruz bütün kızlarımıza.
** Haa deyinmeden edemeyeceğim. Kapalı tribünde Düvenciler Lisesine tezahürat yapan kardeşlerimizi görmek çok güzeldi. Hep erkekler bağıracak değil ya.
Cumartesi, Şubat 19
Lüleburgazspor
Gökyüzü deryasından bir yıldız seçmekle başlar her şey.
Küçüksündür. Gökyüzündeki en parlak yıldızı seçersin kendine, onu sahiplenirsin. Biraz büyüdüğünde değişir düşüncen. Sahip olamayacaklarının farkına varırsın ve kendine o kadar parlak olmayan ama sonuna kadar benimseyebileceğin bir yıldız seçersin.
İşte böyle başlar şehrinin takımına aşık olmak.
Topa ilk dokunuşundan itibaren etrafındaki faktörler çok büyük etkendir bir takımı tutmana. Bu yüzdendir ki İstanbul takımlarına aşık olur çocuklar. Klasik Türk insanı düşüncesidir, "güce tapmak".. Futbolcularının isimlerini ezberlersin. Penaltı kullanacakken o aşık olduğun ama hiç bir zaman gerçekten sahibi olamayacağın takımın penaltıcısının adını haykırırsın. Kaledeyken kalecisinin adını haykırırsın.
İlk okulda beden eğitimi dersinde maç yaparken bile o İstanbul takımları vardır. Ayrılan grupların birinde Galatasaraylılar diğerinde Fenerbahçeliler kümelenir. Bunu bile o ayrıma göre yaparsın. Yani o takımlar gerçekten seninmiş gibi terinin son damlasını bile onlar için akıtırsın.
Yavaş yavaş büyür insan.
Kimileri gerçekten sahip olmak ister.
Mesafeler engel teşkil etmiyordur onun için. Koyulur yola..
Kimileri ise o parlak yıldızdan vazgeçer. O kadar parlak olmayan ama dibine kadar sahip olabileceği bir yıldıza aşık olur en baştan.
Belki binlerce kişinin hep beraber katıldığı tezahüratlara katılamaz ama 30 kişiyle gidilen bir deplasmanın gururunu yaşar.
Anlarsın ki bir takıma aşık olabilmek için başarılarını görmek gerekmez. Bir çok kişi içi başarı kıstastır ama yine de gerekmez. Sen tribündeyken o başarılara şahit olmak da güzel. Öyle ki; hayalini kurmak da güzel.
Hem sen tutmazsan kim tutacak yaşadığın şehrin takımını ? Elin İstanbullusu gelip Lüleburgazspor'u destekleyecek değil ya..
Küçüksündür. Gökyüzündeki en parlak yıldızı seçersin kendine, onu sahiplenirsin. Biraz büyüdüğünde değişir düşüncen. Sahip olamayacaklarının farkına varırsın ve kendine o kadar parlak olmayan ama sonuna kadar benimseyebileceğin bir yıldız seçersin.
İşte böyle başlar şehrinin takımına aşık olmak.
Topa ilk dokunuşundan itibaren etrafındaki faktörler çok büyük etkendir bir takımı tutmana. Bu yüzdendir ki İstanbul takımlarına aşık olur çocuklar. Klasik Türk insanı düşüncesidir, "güce tapmak".. Futbolcularının isimlerini ezberlersin. Penaltı kullanacakken o aşık olduğun ama hiç bir zaman gerçekten sahibi olamayacağın takımın penaltıcısının adını haykırırsın. Kaledeyken kalecisinin adını haykırırsın.
İlk okulda beden eğitimi dersinde maç yaparken bile o İstanbul takımları vardır. Ayrılan grupların birinde Galatasaraylılar diğerinde Fenerbahçeliler kümelenir. Bunu bile o ayrıma göre yaparsın. Yani o takımlar gerçekten seninmiş gibi terinin son damlasını bile onlar için akıtırsın.
Yavaş yavaş büyür insan.
Kimileri gerçekten sahip olmak ister.
Mesafeler engel teşkil etmiyordur onun için. Koyulur yola..
Kimileri ise o parlak yıldızdan vazgeçer. O kadar parlak olmayan ama dibine kadar sahip olabileceği bir yıldıza aşık olur en baştan.
Belki binlerce kişinin hep beraber katıldığı tezahüratlara katılamaz ama 30 kişiyle gidilen bir deplasmanın gururunu yaşar.
Anlarsın ki bir takıma aşık olabilmek için başarılarını görmek gerekmez. Bir çok kişi içi başarı kıstastır ama yine de gerekmez. Sen tribündeyken o başarılara şahit olmak da güzel. Öyle ki; hayalini kurmak da güzel.
Hem sen tutmazsan kim tutacak yaşadığın şehrin takımını ? Elin İstanbullusu gelip Lüleburgazspor'u destekleyecek değil ya..
Perşembe, Şubat 17
Bingölspor - Lüleburgazspor ( 1-0)
Kelimelerin tükendiği yerdeyim kendi adıma.
Ne desem ne yazsam bilemiyorum.
Bu takımı bu hale getirenler utansın.
Bingölspor'a 1-0 yenildik. Maçı izleyemediğimiz için bir şey diyemiyorum.
Bu yüzden fazla serzenişte bulunmamın da bir gereği yok.
Belki şanssızlık, belki kabiletsizlik, bilemiyorum.
Bildiğim tek şey var. Bu kent bunu hak etmiyor.
Bingölspor maçı 86. dakikada gördüğü kırmızı kart ile 10 kişi tamamladı. Bu da bir anektod olsun.
Ne desem ne yazsam bilemiyorum.
Bu takımı bu hale getirenler utansın.
Bingölspor'a 1-0 yenildik. Maçı izleyemediğimiz için bir şey diyemiyorum.
Bu yüzden fazla serzenişte bulunmamın da bir gereği yok.
Belki şanssızlık, belki kabiletsizlik, bilemiyorum.
Bildiğim tek şey var. Bu kent bunu hak etmiyor.
Bingölspor maçı 86. dakikada gördüğü kırmızı kart ile 10 kişi tamamladı. Bu da bir anektod olsun.
Arsenal - Barcelona ( 2-1 )
Maçı Arsenal 2-1 kazandı. Kazanmasından ziyade benim değinmek istediğim bir konu var.
Arsenal ve Barcelona arasındaki benzerlikler ve farklar..
Barcelona bir alt yapı takımıdır. Takımında oynatacağı adamları alt yapısından yetiştirir. Alt yapısından itibaren bir kültür aşılamaya başlar.
Xavi, İniesta, Messi, Valdes, Basquets, Pedro ve alt yapıdan transfer olmuş da olsa Pique. Bunlar Barcelonanın alt yapısından çıkıp da Arsenal maçında oynayan futbolcular. Yedi futbolcusunu alt yapıdan taşımış Barcelona. Bu çok büyük bir avantaj. Çünkü hepsine öğretilen aynı şey. Barcelona alt yapısında yetenek değil sistem öğretilir. Bu yüzden alt yapıdan gelen hiç bir oyuncu zorluk çekmez. Bir uyum dönemi yaşamaz.
Bu eğitimi sahanın her yerinde görmek mümkün. Sahanın her yerinde üçgen oluşturup Xavi'nin deyimiyle rondo yapabiliyorlar. Top rakipteyken de topun olduğu alanda sistemli olarak çoğalabiliyorlar. Bu sayede takım savunmasında sorun yaşamıyorlar.
Arsenal de benzer bir yapıda bir takım. Tek bir farkla..
Barcelona'nın altyapıdan yetiştirdiği oyuncuları Arsenal gelişme dönemlerinde bir araya topluyor.
Şuan Arsenal'in karakteristik yapısı gibi bir hal aldı bu durum. 16 ila 20 yaşları arasındaki yetenekli adamları toplayıp bir oyun karakteri kazandırmaya çalışıyorlar. Barcelona'nın sistemine benziyor. Ama işleri Barcelona'ya göre daha zor. Çünkü Barcelona'nın sistemi artık tamamen kulüp ile bütünleşmiş durumda.
Bir kaç sene önceki Arsenal ile bugünkü Arsenal arasında oyuncu bazında pek bir fark göremezsiniz. Çünkü uzun süredir aynı takımla, takıma takviye yaparak oynuyorlar. Bunun yararını ileride mutlaka görecekler. Ama bu zaman isteyen bir durum. İşte bu tam Barcelona'nın altyapı ile A takım arasındaki durum. Barcelona altyapısının edindiği misyon tam olarak bu. Altyapı oyuncularının A takıma adaptasyonunu uyum süreci yaşatmadan gerçekleştirmek. Bunun için sistem farklılığı olmaması gerekiyor. İşte bu yüzden Barcelona bir kültürdür. Altyapıda ne oynanıyor ise A takımda da o oynanır. İşte Barcelona ile Arsenal'in temel farkı budur. Bu farkı ortadan kaldırmak için Arsenal'in takım kurgusunu bir kaç sene daha bozmaması gerekir. Ben Gunners'in Barcelona seviyesine ulaşacak bir takım olacağını düşünüyorum.
Arsenal oyuncuları geçen seneye göre olgunlar. Ve Barcelona'yı Camp Nou'da yenecek kadar olgun olup olmadıklarını da dünyaya gösterme fırsatı yakaladılar. Hep birlikte bekleyip göreceğiz.
***
Arsenal'den iki oyuncuya ayrı parantez açmak istiyorum.
Önce beğenmediğimden başlayayım.
Theo Walcott..
Yıllardır gelişmekte olan, patlama yapacağı beklenen bir futbolcu. Her gün üzerine bir şeyler koyması gerekiyor. Fakat bence yerinde sayıyor. İlk adı anılmaya başlandığın da ne ise bugün de ondan fazlası değil. Kendini geliştirmesi gerekiyor.
Jack Wilshere..
1992 doğumlu. O sahadayken sanki Paul Scholes'u görüyorsunuz.
Yaşına rağmen topu ayağına aldığında rahatlatıyor arkadaşlarını. Topla beraber ileri kat edişleri harika. Çok büyük futbolcu olacağının sinyallerini veriyor daha şimdiden. O kendini bu şekilde geliştirmeye devam ederse bundan 10 sene sonra ne Paul Scholes ne de Xavi anılır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Namağlup Şampiyonluk
campione imbattuto
Bir eski zaman hikayesidir. Mahallenin güzel abilerinin kurup sahip çıktığı takım amatör kümede oynar. Sahalar toprak, çoğunlukla çamurdu...
-
Rakip nispeten bizden daha güçsüz durumda olan Yalova temsilcisi Kadıköyspor. 3 puanı alalım nefes alalım. Hadi yarın herkes 8 Kasım Ar...
-
Kırklareli Süper Amatör Ligi'nde 2024-2025 sezonu 20 Ekimde başlıyor. İlk hafta da deplasmanda Vizespor ile oynayacak olan Lüleb...
-
Rakip ezeli rakip Keşanspor, bu sene Bölgesel Amatör Lig'e yeni çıktılar. Geçmişte çok kez Profesyonel Liglerde karşılaşmışlığımız v...

