KASABAYA BİR ÇİFT SÖZ : 8 KASIM STADI BİZİMDİR; KALE DİREKLERİ SİZİNDİR.

Cumartesi, Şubat 26

Bozbaykuşlar


Bir önceki yazıda Mucci bizden istenen taraftar profilini güzel bir şekilde anlatmış.

Benim istediğim taraftar profili de bu be abi.

Selam olsun size Bozbaykuşlar


(resim HTspor'dan alındı)

Cuma, Şubat 25

İstenen Taraftar Profili

Tribünlerimizin Avrupa tribünlerine döndürülmeye çalışıldığı şu dönemde Avrupa futboluyla mücadele edecek gücü kulüplerimiz bulamıyorlar. Sahada izletilen futbolla istenilen seyirci profili arasında tezat oldukça fazla. Futbol Dünya üzerinde her yerde bir eğlence iken bizdeyse farklı bir pozisyonda. Hafta sonu eğlencensinden daha çok yaşam tarzı. Tuttuğumuz takımlar yaşamsal faaliyetler arasına girmiştir desek pek fazla abartmış olmayız. Çünkü bir insan tuttuğu takımla anılır ülkemizde.

Örneğin Fenerbahçenin yenildiği bir hafta sonrasında bir Fenerbahçeli dışarı çıktığında diğer takım taraftarları tarafından alay konusu olur. Galatasaraylılar ve Beşiktaşlılar ve ya herhangi bir takımı tutan kişinin yenilgi sonra alay konusu olması zor rastlanan bir durum olmaktan çıkmıştır. Çıkmıştır çıkmasına da şimdi de ingiliz tribün kültürü empoze edilmeye çalışılıyor. Yani deniyor ki; 
Sahalarımızda meşale, küfür, pankart istemiyoruz. Biraz daha uğraşılıp kararlar alınırsa emin olun bu da gürültü olacaktır, stadlara bağırmak için gelenler içeriye sokulmayacaktır. Küfürü istememelerini herkes anlayışla karşılıyor, karşılamak zorunda çünkü gerçekten hoş bir şey değil. Ama stadlara meşale ve ya pankart sokmamak ne demek ?

Avrupa kupası maçı izlediğimizde spikerlerimiz ballandıra ballandıra anlatırlar meşale görüntülerini. Pankarlarla yapılan kareo organizasyonlarını takdire şayan bulurlar ve ardı ardına kurdukları övgü cümleleri kesilmez. Ama Türkiye stadlarında bir meşale yakılsın yer yerinden oynar. Oynatılır medya tarafından. Ertesi gün gazetelerde manşetten verilir. Adı konulmuştur bile " Futbol Teröristleri " ! Televizyonlar son dakika haberi olarak geçerler " Futbol teröristleri yine iş başında " ! Bazı stadlara pankart sokulamaz bile.

Çok istenen ingiliz kültürü yani bizden istenen nedir bir göz atalım. Stadlar tamamen dolu olacak, herkes koltuğunda oturup maçını izleyecek, her hangi bir yanıcı madde, kesici madde stadlara sokulmayacak. Herkes maçları büyük bir keyifle izleyecek ve evine dönecek. Maç içersinde birasını yudumlayarak keyfine varacak. mı ? Tabiki yudumlayamayacak o sadece ingilizlere. Kaba taslak bakarsak ingilizler maçlarını bu şekilde izliyorlar. 
Peki bilet fiyatı ? 
Örneğin bu gece Manchester United ile Tottenham maçı için bilet fiyatları şu şekilde; 

Category 2: (£35.00) 
Category 1: (£39.00) 
Away Section: (£65.00)
Vip Gold: (£99.00) 

Ayrıca İngilterede asgari ücretin saati £5.
Bir de bize bakalım Fenerbahçeyi ele alalım. En ucuz bilet fiyatı 44 TL ve 1 saatlik asgari ücret 2TL.

Manchester kentinde yaşayan bir Manchester United taraftarının maça gidebilmesi için 7 saat çalışması gerekirken, bir Fenerbahçe taraftarının 22 saat çalışması gerekmektedir. Bir Man UTD - Tottenham maçında alacağınız zevk ile bir Fenerbahçe - Kasımpaşa maçında alcağınız zevki siz kıyaslayın. Keza bira da içemeyeceksiniz. Pankartı ve meşaleyi onlarda sokmuyorlar zaten. Hadi ingiliz sistemine geçirsinler bizi.

Kültür arasında farkı görmezden gelerek sadece daha az hasarlı diye insanları uygun olmadıkları bir ortam içerisine sokmaya çalışan, halkımızın kafasına uygun olmayan fikirleri hiç bir şartı olgunlaştırmadan, liglerimizde oynanan futbolu belirli bir düzeye çekmeden, sadece siz istiyorsunuz diye empoze edemezsiniz. Bazı düzenlemeler olmalı evet, ama bu karşılıklı olmalıdır. Sadece bizim değil sizin de çalışmanız gerekmektedir ey Türkiye Futbol Federasyonu !


Bu yazıyı da eski bloğumda 2009 yılının son ayında yazmışım.  Bir de siz bakın bakalım değişen bir şey var mı ? Şu günlerde derbi maçlarına 100TL fiyat çekiliyor.

Yeşil-Kırmızı : Ternana



Ternana Calcio kulübü 1925 yılında Umbria kentinde kuruldu. Yeşil kırmızılılar iki sezon Serie A'da oynama başarısı göstermesine karşın şu günlerde Serie C'de çöküşün ortasındalar. 

Darlington FC adıyla kurulan Ternana geçen yüz yılın ilk yıllarında temeline dönmüştür.1972-1973, 1974-1975 yıllarında Serie A'da mücadele eden Ternana 21 kez de Serie B'de mücale etmiştir.

Kulüp tarihinde sansasyon yaratacak olaylar meydana gelmiştir. Salernito ile Libero Liberati stadında oynanacak maça hakemler ve takımlar gelmiş fakat stadın kapıları bir türlü açılamamıştır. Bunun üzerine hakem maçın skorunu hükmen 3-0 Salernito lehine tayin etmiştir. Başına böyle bir şey gelmiş tek takımdır herhalde Ternana.



Takım ile özdeşleşmiş en önemli oyuncu Fabrizio Miccoli'dir. 1998-2002 yıllarında Ternana takımında forma giyen Miccoli yıldızını Ternana'da parlatarak Juventus'a transfer olup kente adını altın harflerle yazdırmıştır. Miccoli'nin haricinde Corrado Grabbi ve Luiz Jimenez gibi oyuncular da yeşil kırmızılı formayı terletmişlerdir. Graddo, Juventus, Blackburn Rovers ve bir çok Serie A takımı forması giyerken Jimenez, Ternana'dan Lazio'ya ordan da İnter'e transfer olmuştur ve hala İntr forması giyemektedir.



Tribünlerinde red boys, freak brothers, rossoverdi olmak üzere 3 ayrı grup barındıran Ternana, genel olarak kentin sol görüş ağırlığını tribünlerinde de politik pankartlarla gösteriyor. Sol görüş olarak Livorno ile birlikte önemli bir yere sahip olmuş tribün. Atalnta tribünleri ile dostlukları var hatta bu dostluğu görsellere yansıtıyorlar.



Bu sezon toplarlanan takım şuan da Serie C1/B grubunda 14 maçta topladığı 27 puanla Verona'nın ardından 2. sırada bulunuyor. Maçlarını 20,000 kapasiteli Libero Liberati stadında oynayan takımın eski günlerine dönerek en azından Serie B'de oynamasını sadece ben değil tribünlere önem veren bütün futbol severler istiyordur.


2009

Yeşil-Kırmızı : CS Sedan

İnternette dolaşırken eski bloğuma denk geldim. Buraya yazmaya başlamadan önce orada tek başıma yazıyordum. Buraya gelmeden önce başladığım bir araştırma vardı; Lüleburgazspor'un renkdaş takımlarını inceliyordum. Onları buraya kopyalayayım, kaldığım yerden devam edeyim.





Yeşil kırmızılı kulüp 1919 yılından bu yana Fransa liglerindeki mücadelesini sürdürüyor. Ardennes kentinde kurulmuş olması kulübe, kentin yapısındaki disiplin, dayanışma ve mücadeleci ruhun aktarılmasını sağlamıştır. Bu özelliklere bağlı olarak en parlak yıllarını yaşamıştır Sedan.

1950-1960 yıllarındaki parlak performansını uzun süre sürdüren takım iddialı takımlar arasında yer almıştır. 1990'ların sonunda düşüşe geçmeye başlayan CS Sedan şuan Ligue 2'de yer alıyor ve kötü gidişini devam ettiriyor. 16 maçta topladığı 18 puanla 16. sırada yer alıyor.




Kulübün tarihinde önemli yer edinmiş bir çok futbolcu bulunuyor. Pierre Bernard ve René Charrier (kaleci), José Broissard Daniel Carroll, Bernard Chiarelli, Max Fulgenzi Yves Herbet, Yves Mariot , Maryan Synakowski Pierre Michelin, Oliver Celestin, Luc Sonor Marius Walter, Michel Watteau ve Roger Lemerre kadrosuyla 15 yıl boyunca Fransa liginde başarılı olmuş fakat şampiyonluk ipini bir türlü göğüsleyememiştir.

Büyük bir kulüp kurmak amacıyla girişimlerde bulunularak kurulan CS Sedan kulübü zaman zaman Fransa Ligue 1'in önemli kulüplerinden birisi olmayı başarmıştır. Ama ülkenin majör takımları arasına bir türlü girememiştir. 1950 yılında Fransa kupasında çeyrek final oynayan Sedan zamanın en önemli takımlarından biri olan Reims'e yenilerek kupadan elenmiştir.




Maçlarını 23,189 koltuk kapasiteli Stade Louis Dugauguez stadyumunda oynuyorlar. Stadyum 2000 yılında inşa edilmiştir. Kulübün armasında domuz resmi var, pek bir şey bulamadım ama domuzlar diye mi aanılıyor acaba.

2009

Cenk Tosun

Zaten Gaziantepspor'da gösterdiği performans ile herkesin tanıdığı futbolcu. Milli takıma Kuşkusuz yararlı olacak, özellikle de bitirici santrafor sıkıntısı çektiğimiz bu senelerde.

Şimdi daha dikkatle inceleyelim. Cenk Tosun kimdir ?
1991 doğumlu (19 yaşında) ki futbolcu 6 yaşında E.Frankfurt takımın alt yapısına yerleşti. 16 yaşına geldiğinde ise U19 takımıyla çalışmaya başladı.

U17'den U21'e kadar Almanya milli takımın her kademesinde yer aldı. Toplam 26 maçta 14 gol attı.
Bunlar kariyer bilgileri.

Gelelim Cenk Tosun'un oyun yapısına ve Türkiye milli takımındaki konumuna.

Cenk, oyunu kaleye yüzü dönük oynayabilen bir futbolcu. Sahada mücadele ederken etrafındaki hücumculara gereksinim duyar. Yani tek başına ileri gönder, bırak oynasın diyebileceğin bir futbolcu değil. Baktığınız zaman Gaziantepspor takımı da ileri ucu bakımından önemsenmeyecek bir takım değil. Bu yüzden Cenk Tosun'un faydalı olabilmesi için milli takımda da benzer bir dizilişte oynaması gerekiyor.

Bunlara artı bir özelliği daha var. O da fiziğini iyi kullanabilmesi ve hızı. Defansın arkasına sarktığında ya da defansın arkasına bir top atıldığında o topu almak için gösterdiği mücadeleler de çok önemli. Bütün vücudu ile oynayan bir santrafor Cenk.

Eğer bir taktik diziliş analizi yapmak gerekirse Galatasaray'ın oynamaya çalıştığı 4-3-3 için biçilmiş kaftan. Son dokunuşları ve pozisyonu sezme özelliği Türkiye ortalamasının çok üzerinde. Bu da onu Türkiye için çok değerli kılıyor.

Milli takıma döndüğümüzde orada bir sıkıntı söz konusu. Milli takımın sahadaki dizilişi ne olacak ? Milli takım teknik ekibinin kadro seçimi nasıl olacak ?
Cenk'i verimli kullanabilmek için kanatlardan ona destek olacak kanat oyuncuları gerekiyor. Bu bağlamda Volkan Şen düşünülebilir. Ama halen adama milli takım kapısı açılmış değil.

Bunların hepsi milli takım teknik ekibinin insiyatifinde. Bakalım bu yeteneği nasıl değerlendirecekler, görmek için beklemekten başka bir çaremiz yok.

Volkan

Gökhan Gönül - Ersan Gülüm - Serdar Kesimal - İsmail Köybaşı

Mehmet Topuz - Necip Uysal - Emre Belözoğlu

Volkan Şen - Cenk Tosun - Arda Turan

Orta seçeneklerinde Selçuk İnan ve Ceyhun Gülselam da kullanılabilir. Benim kuracağım kadro böyle olurdu, peki yaz siz nasıl bir kadro kurardınız.

Cenk Tosun Türkiye Milli Takımını Seçti


Cenk Tosun artık Türkiye Milli takımının formasını terletecek.
Formayı gerektiği taşıyabilecek kapasitede bir oyuncu. Milli takımın şu günlerde yaşadığı santrafor sorununa kökten çözüm. Hem milli takım hem de Cenk için hayırlı olmasını diliyorum.

Hedef 2. Lig-miş-

Semih Yıldız'ın haberini buradan okuyabilirsiniz.

Şimdi de gelelim yorum kısmına. Ne demiş başkan..

Uyumlu kadro ve teknik heyet ile amaçlarının en azından playoff olduğunu belirtmiş.
Yıllardır yanlış olduğunun farkında olduğumuz hedeflere hiç tereddütsüz inandık. Yine önümüze bu şekilde hedefler konuldu. Deniliyor ki "bu takıma inanın". Bizler bu takıma inanıyoruz. Fakat sizlere güvenmiyoruz.
Neden mi ?
Maddelerle ifade edelim

 *     İlk çıktığımız sene güzel bir kadro kurdunuz. Takım iddialı olamadı. Çünkü bir amatörlük yaşadık. Bazılarının söylediğine göre haksızlık ettik ama Hasan Al'ı karşı bir tavrımız oldu. Sonra başarısızlık sebebiyle Hasan hoca gönderildi. Yerine kim geldi ? Soner Boz.. Gerekli mücadeleyi gösteremedik. Beykoz şampiyonluğunu garantilememiş olsa küme düşebilirdik. Parola neydi ? Bir üst lig..

*     Soner Boz ile maya tutmayınca Zeki Erguvan'ı takımın başına getirdiniz. Zeki hocanın performansını yazıya dökelim.

7   Eylül  F.Karagümrük 1-2 Lüleburgazspor
14 Eylül  Lüleburgazspor 3-0 Küçükköy
21 Eylül  Lüleburgazspor 3-1 Gölcükspor
24 Eylül  A. Üsküdar 1-1 Lüleburgazspor
1 Ekim   Lüleburgazspor 2-1 Kartal Belediyespor
5 Ekim   Tepecik 2-1 Lüleburgazspor
12 Ekim Lüleburgazspor 2-0 Orhangazi GB
19 Ekim Oyak Renault 0-3 Lüleburgzspor
26 Ekim Lüleburgazspor 2-1 Yalovaspor

İşte burada işler biraz değişiyor.

2 Kasım Lüleburgazspor 0-1 F.Karagümrük



Bu tarihte benim hiç anlamadığım ve hiç bir zaman da anlamayacağım şekilde kötü bir ivme kazanıyor. Önce 10. haftada hiç galibiyeti olmayan F.Karagümrük'e, bir sonraki hafta ise yine hiç galibiyeti olmayan Küçükköy'e kaybediyor.


Bir sonraki hafta yükselme grubu yolunda rakibimiz Gölcükspor'a yeniliyoruz ve Zeki hoca istifa ediyor. Gölcükspor yenilgisi kabul edilebilir fakat Karagümrük ve Küçükköy maçlarının kaybedilmesini anlayamıyorum.


 5 Kasım Küçükköy 3-0 Lüleburgazspor
12 Kasım Gölcükspor 1-0 Lüleburgazspor

Zeki hocanın istifasından sonra bir başka stajyer İsa Turan kontrat imzalıyor 20 Kasım 2008 tarihinde.
İsa Turan'ın teknik direktörlüğünde öyle ya da böyle yükselme grubuna yükselmeyi başardık. İşte bu da İsa Turan'ın Yükselme Grubu tablosu..


Öncelikle dikkat çekmek istediğim bir konu var üstteki tablo ile ilgili. Lüleburgazspor 10 maçta 19 gol atmış, 8 gol yemiş. İsa Turan geldikten sonra ise 7 gol yemişiz, attığımız gol ise 10.
Toplamda, 18 maç 11 galibiyet 2 beraberlik 5 yenilgi ile tamamlamışız kademe grubunu.


Hemen üstteki tablo ise ilk dört takımın direk üst lige çıktığı, sonraki dört takımın da playoff'a kaldığı yükselme grubu. Ve Lüleburgazspor olarak beraberlik şampiyonu olmuşuz.

Bütün bunlar sizin sayenizde olmuşken, bu takım en iyi halindeyken bile çıkamıyorken bizden ne istiyorsunuz ? Size güvenmemizi.

*        Sezon sonunda İsa Turan stajını başarı ile tamamlayıp Samsunspor'a sportif diröktör olarak atandı. Yerine yine aynı bölgelerden Ahmet Kazım Ertem hocamız getirildi. Ne Soner Boz'a verilen bir kadro verildi ne de İsa Turan'a verilen gibi bir kadro verildi. Başarı beklenildi.
Erçağ Evirgen satıldı, Talha Mayhoş satıldı, kaptan Gökhan satıldı, kaleci Burak alınamadı. Çıplak bir kadro Ahmet hocaya teslim edildi. 
-Bu durum biraz büyük kulüpleri andırıyor. Nasıl ki o kulüpler zorda kalınca öz evlat dedikler adamları göreve çağırırlar, ellerine çıplak bir kadro verirler ve başarı beklerler ya.. İşte tam böyle bir durum.-
 Neyse..

Ne dediler ? Parola 2. Lig..
Ne oldu ? 
Ligin bitimine haftalar kala havlu attık.

Ahmet hocanın ayrılmasını şahsım adına hiç istemedim. Bu sene yine takımın başında kalmasını istiyordum. Nitekim kaldı da ama yine eline çıplak bir kadro verildi. Adam ne yapsın ?
Bu sene parola neymiş ? Taşak.. Eıhhhmm, şafak.
2. Lig. Yersen aganigi naganigi.

Salı, Şubat 22

Lüleburgazspor - Hatayspor



Lüleburgazspor 4-0 Hatayspor




Goller :
11' Mehmet Uzun (P)
64' Cabir Coşar
77' Gükhan Güney
90' İsmail Kızılyer (K.K)

Uzun zaman sonra umut veren bir galibiyet oldu. Takımı tebrik ediyorum.
Maç yazısını trakyAtesi blogunda okuyabilirsiniz

Lüleburgazspor - Hatayspor (Erteleme Maçı)



22 Şubat 2011
13:30
Babaeski İlçe Stadı

Pazartesi, Şubat 21

Fenerbahçe Oyuncu Değerlendirmesi

Şimdi de Fenerbahçe'ye bir göz atalım.

Volkan Demirel : Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli kalecilerden birisi de Volkan Demirel.
Beşiktaş maçında yediği gollerde yapabileceği bir şey yoktu. Gol olan şutları çıkarmak o kadar kolay değildi. Onun dışında fazla sıkıntılı bir maç çıkardığını söyleyemem.
Sadece Almeida'nın şutunu çıkardı. Eğer o pozisyon gol olsaydı Beşiktaş farka gidebilirdi.

Gökhan Gönül : Uzun zamandır bu kadar pasif izlememiştim Gökhan'ı. Hafta başından beri idman yapmamıştı. Sakatlığı söz konusuydu. Maça çıkıp çıkmayacağı maç saati belli olacaktı.
Oynayamamasında etken bu mudur yoksa Simao'yu durdurmak için mi savunmada kaldı bilmiyorum. Eğer savunma yapmak için taktik icabı kaldıysa eksi not alacaktır. Bu kadar silik oynaması şaşırtıcıydı.

Diego Lugano : Bu tarz oyuncular taraftarı tarafından sevilir, rakip takım taraftarı için de çirkeftirler. Bu yüzden Fenerbahçeliler çok severken diğer takımın taraftarları nefret eder. Dün akşam da Ferrari ile girdikleri ikili mücadeleleri izledik her duran topta.
Hücumdaki kabiliyetinin yanında savunmada da takıma çok şey katıyor agresifliği ile. Bir çok kez Gökhan Gönül'den sıyrılan Quaresma ile karşı karşıya kaldılar. Quaresma'nın kaleye yönelmesine engel oldu. Fenerbahçe'nin en iyi olduğu bölgede oynuyor zaten. Yobo ile uyumları çok iyi.

Yobo : Uche ile Högh savunmasından sonra uzun zaman böyle bir ikiliye sahip olamadı Fenerbahçe. Yobo bu senenin en iyi transferi konumunda. Gerçekten harika oynuyor. Dün gece hatasız oynadı.

Andre Santos : Bu adamın oyununu hiç bir zaman benimseyemeyeceğim. Oynadığı mevkiye göre çok yavaş. Quaresma ile her karşı karşıya gelmelerinde çok fazla zorlandı. Hücuma çıktığında artistik hareket yapacağım diye atakları baltaladı. Dia ile anlaşmaları iyi değildi. Ne savunmada iyi oynadı ne de hücumda. Sahanın kötülerinden biriydi.

Mehmet Topuz : Kayseri maçındaki Mehmet'ten eser yoktu sahada. İlk yarı sona erdiğinde istatistiklerde 5,5km koştuğunu görünce çok şaşırmıştım. Çünkü sahada hiç görmedim Mehmet'i. Vasatın çok altında bir performans sergiledi. Taktik icabı sağ kanadı kullanmadıysa Fenerbahçe bilemiyorum ama sağ kanat hücumlarında bundan önceki haftalarda çok etkiliydiler. Bu maç Fenerbahçenin sağ, Beşiktaşın ise sol kanadı hiç yoktu sahada.

Selçuk Şahin : Hep derim, Allah insana Selçuk Şahin şansı versin diye. Hep böyle düşünürdüm. Ama Selçuk son haftalarda epey şaşırtıyor beni. Performansı çok iyi gidiyor. Dün akşam da sahada sırıtmadı. Hücum bazında yetersiz olsa da Beşiktaş orta sahasının Fenerbahçe oyun düzenini dağıtmasına engel olmaya çalıştı.

Emre Belözoğlu : Türk futbolunun asabi çocuğu.. Bir kaç haftadır sinirleri alınmış vaziyette sahadaki mücadelesine devam ediyor. Azizsilin denilen olay mı oldu bilemiyorum.
Akşam beklenen performansının çok altında bir performans sergiledi Emre. Sakatlığı nedeniyle eleştirmek istemiyorum. Çünkü sakat oynadığını biliyorum. Bu hafta Emre'yi es geçelim.

Issiar Dia : Maçın ilk yarısında Ekrem'in bulunduğu kanadı hallaç pamuğu gibi attı desek fazla abartmış olmayız. Sahanın en iyi oyuncu Dia'ydı. Sürati ve driplingleri çok iyiydi. Fakat o da son vuruşlarını, bitirici paslarını geliştirmeli. Bu gelişim Aykut hoca ile olur mu pek emin değilim.

Alex De Souza : Hep eleştirilir, hatta Türkiye liglerinin en çok eleştirilen futbolcularından biridir. Bu eleştirenler arasında kendimi de sayabilirim. Alex'in olduğu takım yavaşlar, oyunu soğutur diye düşünürüm. Hala da öyle düşünüyorum. Benim futbol karakterime uyan bir oyuncu değil.
Ama sezarın hakkı sezara..
Bu maçta sahanın en iyi oyuncuları arasında yer aldı.
Topu ayağına alışı, rakip baskı yaparken vücudunu topla rakip arasına koyuşu, topu saklayışı vs vs. Bu adamın ayağından topu almak gerçekten çok zor. Bir de bütün bunları üç golle süslemesi çok iyiydi.
Takım çökmek üzereyken arkadaşlarının ileri çıkmasını istemesi ve sonrasında kazanılan bir kornerde Ferrari'nin atılması ve komutayı eline alması sıradan bir futbolcunun yapacağı şeyler değildi.

Niang : Transferinde spekülasyonlar çok fazlaydı. Bu yaştaki bir adama bu kadar para verilir mi deniyordu.
Belki gol atamadı ama Beşiktaş savunmasını yerle bir etmeye çalıştı. Zaman zaman başarılı oldu, zaman zaman başarısız. Ama maçın genelinde iyiydi. Sol kanatta oynamadığında nasıl bir futbolcu olabileceğini Aykut Kocaman'a gösterdi.
Hele iki Beşiktaşlı futbolcuyu terse döndürüp 70 metre top sürüp yaptığı vuruş çok iyiydi.

Ve sıra geldi Aykut Kocaman'a..

Aykut Kocaman : Fenerbahçe'nin başına geldiğinde Türkiye'den de bir Alex Ferguson çıkar mı diye düşündüm. Çünkü camianın içinden gelen ve çok fazla destek alan bir adamdı. Zaman içerisinde istediği transferler yapıldı. Takımın çehresini değiştirdi, Brezilya hegemonyasına son verdi.
Sezon başında Alex'i göndermeye çalışması önceleri takımın dengesini bozdu. Sonrasında ise barış sağlandı ve Fenerbahçe bu halini aldı.

İlerisi için umut veriyor. Ama takımı geriye yaslama huyundan bir türlü vazgeçemedi. Bu şekilde puan kayıpları yaşadı. Bütün bunlara rağmen bu huyundan vazgeçemedi.

Saha içerindeki umursamaz tavrı, enerji yoksunluğu pasif gibi gösteriyor. Oyuncu değişiklikleri ile maç döndüremiyor, aksine önde götürdüğü maçlarda taraftarını sıkıntıya sokuyor. Tecrubesizliktir umarım. Yoksa ilerleyen zamanlarda büyük teknik direktör olamaz.

Hakemlere ayrı bir başlık açmanın gereği yok. Sadece hatalarının olduğu dakikaları ve bazı pozisyonları yazacağım.

*Ekrem Dağ'ın daha ilk dakikada sarı kart görmesi gerekiyordu. Haliyle 15. dakika dolaylarında oyundan atılması gerekiyordu.

*Beşiktaş'ın ikinci golünde Alex'e verilen elle oynama yanlış bir karardı. Akabinde gol geldi.

* 50-55 arasında Ferrari ile Lugano'nun bir pozisyonu vardı. O pozisyonda penaltı vermeliydi.

*63. dakikada Lugano'nun hareketi fauldü. Kırmızı kart doğru fakat penaltı yanlıştı.

* Son bölümlerde Gökhan Gönül 2. sarı kart ile atılmalıydı.

Son olarak hakemlerin sahadaki asli görevi oyunun akışını sağlamaktır. Avantaj kuralını gerektiği gibi uygulayamadılar. Bu şekilde de Beşiktaş'ın iki, Fenerbahçe'nin bir pozisyonu hakem düdüğüyle kesildi. O pozisyonların kesinlikle devam etmesi gerekiyordu.

Beşiktaş Oyuncu Değerlendirmesi

Futbol bir takım oyunudur nihayetinde. Fakat oyuncuların bireysel performansları da takım oyununa etki eder.
Bu yüzden oyuncu değerlendirmesi yapmak gerekiyor.
Önce ev sahibi Beşiktaş'tan başlayalım.

Rüştü Reçber : Yediği gollerin hiç birinde hatası yoktu. Hatta ilk yarıda çıkardığı bir kaç topla farkı önledi diyebiliriz. Böyle maçlarda kalecinin takımının en iyisi olarak lanse edilmesi takımı adına sıkıntıdır. İyi takımlarda kalecilerin takımının sahadaki en iyi oyuncusu olması kabul edilemez.

Ekrem Dağ : Attığı gol harikaydı. Hiç bir kalecinin uzanamayacağı yere muazzam bir vuruş yaptı. Fakat golden çok konuşulan maçın başında yaptığı müdahaleler oldu. İlk 15 dakikada oyundan atılması izleyicileri şaşırtacak bir durum olmazdı. O dakikalarda Guti'nin Ekrem'i uyarması ve bu dakikadan sonra Ekrem'in daha dikkatli savunması yapması Beşiktaş için pozitif bir durum aldı. Bütün bunlara rağmen maç içerisinde attığı gol ve sertlikleri dışında akılda kalan bir oyunu olmadı. Onun adına kötü bir maçtı. Erken sarı kart görmesi Dia'nın o kanadı koridora çevirmesine yol açtı.

İbrahim Toraman : Takımının iki golünden birini atan futbolculardan diğeri idi. Fakat savunmacıların asli görevi kalesini savunmaktır, gol atmak değil. Geçen hafta yaşanan olaylar, kaptanlığının alınması gibi etkenler moral olarak çökmesine yol açtı. Fenerbahçe'nin ileri ucuna karşı savunmada etkisizdi.

Matteo Ferrari : Beşiktaş'ın büyük umutlarla takıma kattığı bir savunmacı. Bu maçın kuşkusuz en kilit adamı oldu. Maç içerisinde Lugano ile bir çok ikili mücadeleye girdiler. Sürekli itiş kakış içindeydiler. Sonunda sinirlerine hakim olamayarak hem takımının skor üstünlüğünü kaybetmesine hem de takımının sahada bir kişi eksik olmasına sebep oldu. Bu maç onun bir facia idi.

İsmail Köybaşı : Simao'nun da gelmesiyle makina gibi işleyen Beşiktaş sol kanadının önemli adamlarından biri olmuştu. Simao ile çok iyi anlaşıyorlardı. Bu maç hayatının en kolay maçlarından birini oynadı. Çünkü Fenerbahçe sağ kanadı neredeyse hiç çalışmadı. Bu kadar rahat oynarken hücuma gerekli şekilde destek verememesi şaşırtıcıydı. Bu maç için İsmail de sınıfta kaldı.

Guti : Maçı çok geride kabul etti ve kendi sahasında oynadı. Fenerbahçe ceza sahasına giremedi. Zaten savunma yapan bir oyuncu değil. Bu yüzden geride kalması anlamsızdı. Fakat Guti'nin iyi paslar atabilmesi için ilerde oynaması gerekmiyor. Ekrem'e yaptığı asist gerçekten inanılmaz bir pastı. Beşiktaş takımının ayakta kalabilen oyuncularının başında geliyor.

Ernst : Eğer Beşiktaş 2008-2009 sezonunda şampiyon olduysa bu şampiyonluğun en önemli yapı taşı Ernst'tir. Formunun zirvesinde iken kesilen, onsuz olmayacağı konusunda karar kılınan, morali bitirilmiş şekilde takıma dahil edilen bir oyuncu. Bütün bunlara rağmen sahada elinden geleni yaptı. Fenerbahçe orta sahasının pasifize olmasındaki en önemli oyuncuydu. Bütün aksi durumlara rağmen Beşiktaş takımında ayakta kalan oyunculardan biri oldu.

Necip Uysal : Benim gözümde çok önemli bir değer. Beşiktaşlıların sahip çıkması gereken değerlerin başında geliyor.
Bu maçta görevi Alex'i durdurmaktı. Maçın belli bölümlerinde başarılı da oldu. Kendi kalesine attığı golü talihsizlik olarak nitelemek, görmezden gelmek gerekiyor. Necip gibi oyuncular kolay kazanılmıyor.
Alex'in ayağından gelen goller Necip çıktıktan sonra gibi görünse de dağılmış Beşiktaş takımı Necip ile de bir şey yapamazdı. Bu yüzden bu çocuğa sahip çıkılmalı.

Ricardo Quaresma : Fizik olarak Beşiktaş'ın en iyi oyuncusu gibi görünüyor. 90 dakika koşuyor. Güzel çalımlar atıyor. Bu çalımlarla ceza sahasına giriyor. Bütün bunları yaptıktan sonra öyle bir şut çıkartıyor ki şaşırıp kalıyorsun. Son vuruşa kadar çok iyi geliyor ama son harekette başarısız oluyor. Ne önemli bir pas atıyor ne de güzel bir gol vuruşu yapabiliyor.
Takım oyununu önemsemediğini düşünüyorum, Quaresma kendisi için oynuyor. Fenerbahçe maçında da böyle oynadı. Sürekli kanat değiştirdi. Fenerbahçe savunmasının dengesini bozdu. Son hareketlerdeki başarısızlığı nedeniyle Beşiktaş adına skora etki edemedi. Her ne kadar etki edemese de sonuç itibari ile o Quaresma.. Her an etki edebilir. Bu yüzden sabredildiğini düşünüyorum. Ama ligte şuana dek 1 gol atabilmiş olması istatistiği de göz ardı edilmemeli. Quaresma'ya çekidüzen verilmeli.

Simao Sabrosa : Geldiğinden bu yana bu kadar etkisiz kaldığı bir maç olmamıştı. Sahada gezinip durdu. Sadece ikinci golde frikiğin başına geçtiğinde gördüm. Onun dışında önemli bir hareketi olmadı. Bunda Gökhan Gönül ve Mehmet Topuz'un hiç atağa çıkmaması da etkendi. Zaten maç boyunca o kanadı unuttuk.

Hugo Almeida : Bu adama öyle ceza sahası dışında top atmayacaksın. Rakibini boğduğun maçların santraforu olabilir çünkü. Sen ne kadar çok hücumcu ile oynarsan Almeida o kadar iyi oynar. Çünkü son vuruş yapabilecek bir oyuncu, topu taşıyıp gol atabilecek değil. Bu yüzden tek forvet oynaması halinde yararlı olamıyor. Akşam da 3-5 metre taşıdığı topa yaptığı vuruşu gördük ve tamamen oyun yapısı konusunda fikir sahibi olduk. Bu adam böyle oynayamaz, oynadığında yararlı olamaz. Quaresma'nın biraz daha ona yakın oynaması gerekiyor. Hugo Almeida gibi bir forvetin varsa hücum hattında safları sıklaştırmak zorundasın. Yoksa gol atamaz.

Bernd Schuster : Kuşkusuz Real Madrid'te teknik direktörlük yapmak ile Beşiktaş'ta yapmak arasında fark var. Hatta biraz daha ileri götürürsek İspanya ligi ile Türkiye ligi arasında epey fark var. Schuster'in Getafe ile yaptıklarına da şahit olduk. Bu yüzden kötü bir hoca demeye gönlüm razı gelmiyor. Ama Schuster çok vurdum duymaz bir adam. Maçlara yeteri kadar hazırlandığını düşünmüyorum.

Eğer biraz daha iyi hazırlanmış olsaydı Almeida değil Bobo ile çıkardı sahaya. Almeida da tek forvet bağlamında ısrarcı olmak hataydı. Adam kaç maçtır oynuyor bu şekilde etkili olmuyor. Bunu görmek için futbol uleması olmaya gerek yok. İşine gerekli özeni göstermek kafi.

Quaresma'ya çık ve oyna diyor sanırım. Çünkü bu oyunun başka bir açıklaması yok. Quaresma'nın büyük takımlarda varlık gösterememesinin sebebi de bu. Oralarda hiç bir hoca çık ve oyna demiyor, takım oyununa katkıda bulunması isteniyor. Bu şekilde oynatınca da taraftar Quaresma'yı seviyor ama takıma bir katkı sağlayamıyor.

Üç kulvarda oynuyoruz, rotasyonu sağlamak gerekiyor diye diye kemikleşmesi engelleniyor Beşiktaş takımının. Burada sorun Schusterden kaynaklanıyor. Büyük hoca olmanın yolu bu değil. Schuster gönderilmek için takımı sabote edebilir gibi komplo teorileri bile üretilmeye başlandı. Sivok ve Bobo'nun kadroda dahi olmaması insanların aklında soru işaretleri bırakıyor.


Beşiktaş - Fenerbahçe ( 2-4 )

Güzel maç oldu mu, olmadı mı ?
Bu sorudan önce yine dillerde hakem var.
Maçtan önce herkesin temennisi "hakem konuşmaz umarım" idi. Fakat hakem konuşuluyor, konuşulmalı..
Ama konuşuluyor.
Hakemin sonuca direk etki ettiği bir gerçek.

Maçın teknik analizini yaparsak Beşiktaş beklenin altında bir performans göstererek başladı maça. Sahada silik bir Beşiktaş vardı. Sahanın her yerinde basan bir Fenerbahçe karşısında teslim bayrağını ilk yarım saatte çekti.
Bu teslim oluş Fenerbahçe'nin geriye yaslanmasına kadar devam etti.

*Ara Not: Geçenlerde Chelsea maçında hakem Chelseali futbolcuya ilk dakika içinde sarı kartı göstermişti/gösterebilmişti. Ne zaman bir derbi maçında hakem ilk dakika içinde sarı kart gösterebilirse o zaman Türk hakemliği ulvi seviyeye ulaşacaktır.
Daha golü atmadan Ekrem'in sarı kart görmesi gerekiyordu. Hatta 15. dakikada da atılması gerekiyordu. Nitekim aynı Ekrem beraberlik golünün sahibi oldu 43. dakikada.

Aykut Kocaman'ın futbolu çirkinleştiren bir huyu var. Karşısındaki takımın kim olduğunun hiç bir önemi yok. Fenerbahçe skor üstünlüğünü yakaladığı an geri yaslanıyor. Rakip takımın oynamasına izin veriyor. Bu sayede rakip takım yenilgi şokundan çabuk kurtuluyor ve Fenerbahçe kalesine yüklenmeye başlıyor. Böyle olunca da gol yemeniz kaçınılmaz oluyor.

Aslında bu bağlamda futbolu boksa benzetebiliriz. Rakibine aparkatı vurduktan sonra köşesine çekilip rakibinin ayılmasını bekleyen bir boksör gördünüz mü ? Fenerbahçe'ye bakın göreceksiniz.

İkinci yarının hemen başında gelen golde frikik kararı bana göre tartışmalı. Elin topa doğru bir hareketi yok. Kolun açık olduğunu kabul edebilirim fakat o mesafeden o el verilmez, verilmemeliydi. Bu bir çarpmadır.

Fenerbahçe kalesinde açık verip gol ararken Beşiktaş'ın Almeida ile yararlanamadığı bir pozisyon var ki o da maçın kırılma anlarından birisi. Zaten Alex de ifade etmiş. O poziyon gol olsaydı Beşiktaş farka gidebilirdi.

Ve ardından gelen kırmızı kart ve penaltı..
Penaltı için bir şey diyemeyeceğim. Çünkü öncesinde Lugano'nun faul yaptığını düşünüyorum. Ama Ferrari'nin hareketi kesinlikle kırmızı karttı. Bu da bir başka kırılma anı oldu.

Daha önce Schuster'in Türkiye Ligini küçümsediğini düşündüğümü söylemiştim. Bu maç da ortaya koydu ki Schuster Fenerbahçe'yi analiz etmemiş. Bir derbi maça bile gerektiği kadar hazırlanmayan bir antrenörün arkasında durulması gerektiğine inanmıyorum. İstikrar da bir derece önemli kalıyor bu pozisyonda. Gönderilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu derece önemli bir kadroyu ancak bu kadar kötü idare edebilirsiniz. Takımda kaldığı her gün daha da bataklığa sürüklenecektir. Tabi bir yandan da öz evlat korkusu hakim. Günlük idarecilere teslim edilecekse takım Schuster'in kalması daha iyi olur.

Sonuç olarak Fenerbahçe 4-2 galip geldi.
Hakem futboldan daha çok konuşuldu.
Schuster ve Aykut kendilerini ispatladılar. İkisi de iyi antrenör ya da iyi taktisyen değiller.
Ya da Schuster iyi olabilir de fazla önemsemiyor ama Aykut kötü.

Aykut Fenerbahçe'nin başına gelirken aklımda Fenerbahçe'nin Alex Ferguson'u olur mu diye düşünceler vardı.
Biraz umudum kırıldı diyebilirim.
Bakalım ilerleyen zamanlar neyi gösterecek.

***

İlkkan'ın biralar biterken yazıya da son vereyim.
Teşekkürler kardeşim..

Pazar, Şubat 20

Düvenciler Lisesi - Marmara Üniversitesi ( 4-0 )

Düvenciler fırtınası esmeye devam ediyor, edecek.
Bu beylik lafları sıralattırıyorlar bize.
Formanın hakkı ne ise sonuna kadar veriyorlar.
Helal olsun hepsine.

Hangisini saysam, hangisini övsem şaşırıyorum. Hepsi birbirinden özenle çıkıyorlar sahaya, hepsi birbirinden çalışkan, hepsi birbirinden profesyonel.

Sportif anlamda başarısız sayılabilecek bir kente unutulmayacak şekilde yazdırıyorlar isimlerini. Altın puntolarla hem de.. Belli bir yaşın üstü bu başarıları özlemiştir. Benim yaşımdakiler de hiç görmeyip de görmek istediği başarıları görüyorlar Düvenciler ile.

Maçın başlarında Marmara Üniversitesi zorladı takımımızı. Başa baş mücadele edebiliyorlardı. Zaten devre arasıyla birlikte yaptıkları transferlerle iyi bir başlangıç yaptılar. Bu maça kadar üçte üç ile geliyorlardı. Maçın kırılma noktası Düvenciler Lisesinin kazandığı penaltı oldu.

Topun başına Bahar geçti. Traftarlardan gelen Ebi sesleri üzerine topu Ebi'ye bıraktı. Fakat bu tezahürata biraz bozuldu sanıyorum. Bu dakikadan sonra oyundan düştü. Şunu belirtmek istiyorum ki bu takımdaki bütün kızları çok seviyoruz, birbirinden ayıramıyoruz. Ebi forma numarası nedeniyle şuan ilgi odağımız gibi görünüyor fakat bütün kızlarımız birbirinden değerliler. Sonraki bölümlerde Bahar'ın gönlünü almaya çalıştık, ne derece başarılı olduk bilemiyorum. Umarım Bahar bu yazıyı okur ve alta yorum olarak düşer affedildiğimizi.

Bu gol maçın kırılma noktalarından biriydi. Bahar'ın oyundan düşmesiyle en iyi işleyen tarafımız olan sağ kanat aksamaya başladı. Göbekten hücum etmeye çalıştık. Bahar'ın yaptığı bindirmeler kadar başarılı olmasa da yine de etkiliydik Marmara Üniversitesi kalesinde önemli pozisyonlar bulduk. Bu pozisyonların sonucunda Duygu ile golü bulduk. Bu gol de maçın ikinci dönüm noktası oldu ve maçı kopardı. Marmara Üniversitesi'nin gardı düştü ve gollerimiz ardı ardına geldi. Esra'nın golü ayakta alkışlanacak cinstendi. Kendisini buradan da tebrik ediyorum.

Son golü de yine Duygu'nun ayağından kazandık. Sağ taraftan gelen ortaya çok güzel bir vuruş yaptı. Deyim yerindeyse topu ve Marmara Üniversitesi kalecisinin eldivenlerini tavan astı-bu maçlık-.

Bu güzel galibiyet için teşekkür ediyoruz bütün kızlarımıza.

** Haa deyinmeden edemeyeceğim. Kapalı tribünde Düvenciler Lisesine tezahürat yapan kardeşlerimizi görmek çok güzeldi. Hep erkekler bağıracak değil ya.

Cumartesi, Şubat 19

Lüleburgazspor

Gökyüzü deryasından bir yıldız seçmekle başlar her şey.
Küçüksündür. Gökyüzündeki en parlak yıldızı seçersin kendine, onu sahiplenirsin. Biraz büyüdüğünde değişir düşüncen. Sahip olamayacaklarının farkına varırsın ve kendine o kadar parlak olmayan ama sonuna kadar benimseyebileceğin bir yıldız seçersin.
İşte böyle başlar şehrinin takımına aşık olmak.

Topa ilk dokunuşundan itibaren etrafındaki faktörler çok büyük etkendir bir takımı tutmana. Bu yüzdendir ki İstanbul takımlarına aşık olur çocuklar. Klasik Türk insanı düşüncesidir, "güce tapmak".. Futbolcularının isimlerini ezberlersin. Penaltı kullanacakken o aşık olduğun ama hiç bir zaman gerçekten sahibi olamayacağın takımın penaltıcısının adını haykırırsın. Kaledeyken kalecisinin adını haykırırsın.

İlk okulda beden eğitimi dersinde maç yaparken bile o İstanbul takımları vardır. Ayrılan grupların birinde Galatasaraylılar diğerinde Fenerbahçeliler kümelenir. Bunu bile o ayrıma göre yaparsın. Yani o takımlar gerçekten seninmiş gibi terinin son damlasını bile onlar için akıtırsın.

Yavaş yavaş büyür insan.
Kimileri gerçekten sahip olmak ister.
Mesafeler engel teşkil etmiyordur onun için. Koyulur yola..
Kimileri ise o parlak yıldızdan vazgeçer. O kadar parlak olmayan ama  dibine kadar sahip olabileceği bir yıldıza aşık olur en baştan.
Belki binlerce kişinin hep beraber katıldığı tezahüratlara katılamaz ama 30 kişiyle gidilen bir deplasmanın gururunu yaşar.
Anlarsın ki bir takıma aşık olabilmek için başarılarını görmek gerekmez. Bir çok kişi içi başarı kıstastır ama yine de gerekmez. Sen tribündeyken o başarılara şahit olmak da güzel. Öyle ki; hayalini kurmak da güzel.

Hem sen tutmazsan kim tutacak yaşadığın şehrin takımını ? Elin İstanbullusu gelip Lüleburgazspor'u destekleyecek değil ya..

Perşembe, Şubat 17

Bingölspor - Lüleburgazspor ( 1-0)

Kelimelerin tükendiği yerdeyim kendi adıma.
Ne desem ne yazsam bilemiyorum.
Bu takımı bu hale getirenler utansın.

Bingölspor'a 1-0 yenildik. Maçı izleyemediğimiz için bir şey diyemiyorum.
Bu yüzden fazla serzenişte bulunmamın da bir gereği yok.
Belki şanssızlık, belki kabiletsizlik, bilemiyorum.
Bildiğim tek şey var. Bu kent bunu hak etmiyor.

Bingölspor maçı 86. dakikada gördüğü kırmızı kart ile 10 kişi tamamladı. Bu da bir anektod olsun.

Arsenal - Barcelona ( 2-1 )


Maçı Arsenal 2-1 kazandı. Kazanmasından ziyade benim değinmek istediğim bir konu var.
Arsenal ve Barcelona arasındaki benzerlikler ve farklar..

Barcelona bir alt yapı takımıdır. Takımında oynatacağı adamları alt yapısından yetiştirir. Alt yapısından itibaren bir kültür aşılamaya başlar.
Xavi, İniesta, Messi, Valdes, Basquets, Pedro ve alt yapıdan transfer olmuş da olsa Pique. Bunlar Barcelonanın alt yapısından çıkıp da Arsenal maçında oynayan futbolcular. Yedi futbolcusunu alt yapıdan taşımış Barcelona. Bu çok büyük bir avantaj. Çünkü hepsine öğretilen aynı şey. Barcelona alt yapısında yetenek değil sistem öğretilir. Bu yüzden alt yapıdan gelen hiç bir oyuncu zorluk çekmez. Bir uyum dönemi yaşamaz.

Bu eğitimi sahanın her yerinde görmek mümkün. Sahanın her yerinde üçgen oluşturup Xavi'nin deyimiyle rondo yapabiliyorlar. Top rakipteyken de topun olduğu alanda sistemli olarak çoğalabiliyorlar. Bu  sayede takım savunmasında sorun yaşamıyorlar.

Arsenal de benzer bir yapıda bir takım. Tek bir farkla..
Barcelona'nın altyapıdan yetiştirdiği oyuncuları Arsenal gelişme dönemlerinde bir araya topluyor.
Şuan Arsenal'in karakteristik yapısı gibi bir hal aldı bu durum. 16 ila 20 yaşları arasındaki yetenekli adamları toplayıp bir oyun karakteri kazandırmaya çalışıyorlar. Barcelona'nın sistemine benziyor. Ama işleri Barcelona'ya göre daha zor. Çünkü Barcelona'nın sistemi artık tamamen kulüp ile bütünleşmiş durumda.

Bir kaç sene önceki Arsenal ile bugünkü Arsenal arasında oyuncu bazında pek bir fark göremezsiniz. Çünkü uzun süredir aynı takımla, takıma takviye yaparak oynuyorlar. Bunun yararını ileride mutlaka görecekler. Ama bu zaman isteyen bir durum. İşte bu tam Barcelona'nın altyapı ile A takım arasındaki durum. Barcelona altyapısının edindiği misyon tam olarak bu. Altyapı oyuncularının A takıma adaptasyonunu uyum süreci yaşatmadan gerçekleştirmek. Bunun için sistem farklılığı olmaması gerekiyor. İşte bu yüzden Barcelona bir kültürdür. Altyapıda ne oynanıyor ise A takımda da o oynanır. İşte Barcelona ile Arsenal'in temel farkı budur. Bu farkı ortadan kaldırmak için Arsenal'in takım kurgusunu bir kaç sene daha bozmaması gerekir. Ben Gunners'in Barcelona seviyesine ulaşacak bir takım olacağını düşünüyorum.

Arsenal oyuncuları geçen seneye göre olgunlar. Ve Barcelona'yı Camp Nou'da yenecek kadar olgun olup olmadıklarını da dünyaya gösterme fırsatı yakaladılar. Hep birlikte bekleyip göreceğiz.

***

Arsenal'den iki oyuncuya ayrı parantez açmak istiyorum.
Önce beğenmediğimden başlayayım.
Theo Walcott..
Yıllardır gelişmekte olan, patlama yapacağı beklenen bir futbolcu. Her gün üzerine bir şeyler koyması gerekiyor. Fakat bence yerinde sayıyor. İlk adı anılmaya başlandığın da ne ise bugün de ondan fazlası değil. Kendini geliştirmesi gerekiyor.

Jack Wilshere..



1992 doğumlu. O sahadayken sanki Paul Scholes'u görüyorsunuz.
Yaşına rağmen topu ayağına aldığında rahatlatıyor arkadaşlarını. Topla beraber ileri kat edişleri harika. Çok büyük futbolcu olacağının sinyallerini veriyor daha şimdiden. O kendini bu şekilde geliştirmeye devam ederse bundan 10 sene sonra ne Paul Scholes ne de Xavi anılır.

Çarşamba, Şubat 16

Taurasi Skandalı


Hepimizin hatırlayacağı üzre Fenerbahçe bayan basketbol takımı oyuncusu Diana Taurasi'nin doping yaptığı gerekçesiyle tedbir kararı verilmiş, gelişmeler üzerine ise Fenerbahçe ile sözleşmesi fesh edilmişti.


Şimdi ise işler tersine döndü. Taurasi'den alınan numunelerin sonuçlarının yanlış olduğu belirlendi. Cezasının kalkması söz konusu. Fakat Fenerbahçe, Taurasi'nin sözleşmesini fesh ederek yerine yabancı oyuncu getirdi. Yabancı kontenjanı dolu. 

Dünyanın en iyi bayan basketbolcusu olarak adledilen Diana Taurasi'nin yokluğunda devam ediyor Fenerbahçe Avrupa Kupası maçlarına. Aleni şekilde bir adaletsizlik olduğu ortada. Merak edilen kısım ise Federasyonun ne gibi bir karar alacağı. 


Fenerbahçe'ye yabancı kontenjanı hususunda taviz vermeleri durumunda diğer takımların hakkı yenecek, verilmediği durumda Fenerbahçe'nin aleni bir şekilde hakkı yenmiş olacak. Kısacası bir skandal başka bir skandal kararla örtbas edilecek. Sonuç olarak Türkiye Bayan basketbolu bir kaos ortamından başka kaos ortamına sürüklenecek.

Sürpriz !


Dün akşam öyle oturup diğer blog yazılarını okurken bir fikir geldi aklıma. Böyle ampül yanardı ya çizgi filmlerde, o şekilde bir fikir. Hemen sağa sola öneride bulundum. Aldığım tepkiler olumluydu ve yapmaya karar verdim.

Yapmayı planladığım şey benim adıma bir ilk olacak. Bu blog için de bir ilk olacak tabi ki.
Heyecan içerisindeyim o yüzden.
Bugün heyecanla sürprizim içim atağa kalktım. Fakat çabalarım şuan için sonuçsuz kaldı. Muhattap olarak düşündüğüm kişiye ulaşamadım. Ama çok sürmez ulaşmam.

Siz değerli okurlarımızın da hoşuna gideceğini umuyorum. O yüzden kısık ateşte bekletiyorum şuan.
Hafiften kokusunu salayım dedim.

Güzel bir sürpriz olacak. Bekleyin..

Salı, Şubat 15

Beşiktaş - Fenerbahçe

Şimdiye kadar elimden geldiği kadar derbi maçlarına değinmeye çalıştım. 
Yine önümüzde bir derbi maçı var. 
Beşiktaş JK - Fenerbahçe..



Maç 20 Şubat 2011 tarihinde İnönü stadyumunda oynanacak.
İki takım bugüne dek 325 maçta karşı karşıya gelmiş. Bu maçlardan 118'ini Beşiktaş JK, Fenerbahçe ise 122 maçı kazanmıştır. 85 müsabakada ise son düdük beraberliğe çalınmış.

Beşiktaş bu sene efsane denecek bir kadroya sahip. Sezon başında yapılan transferler devre arası transferleri ile harmanlandı. Guti'nin oyuna etkisi çok güzel. Kanatlardan Quaresma ve Simao ile yapılan hücumlar çok tehlike yaratıyor. İleri uçta ise gidişiyle Werder Bremen'i gol yollarında sıkıntıya sokan Hugo Almeida var.
Orta alandan ilerisi ile komplike bir takım Beşiktaş. Ama orta alandan gerisi de bir o kadar kötü.

Fenerbahçe ise skor üstünlüğünü elde ettiği andan itibaren oyunu soğutan bir takım hüviyetinde.
Tam saha pres ile başlıyorlar. Rakibi bunaltıyorlar. Golü atıp geriye yaslanıyorlar. Bir çok maçın son dakikalarında sıkıntı yaşıyorlar. Çünkü geri yaslanmaları rakibin özgüvenini arttırıyor.
Kayserispor karşısında ilk 20 dakika çok iyi mücadele ettiler. Skor üstünlüğünü yakaladıktan sonra geri yaslandılar. Ara ara tempoyu yükseltseler de yeterli düzeyde değillerdi.

Sonuç olarak derbi maçların öncesi ya da sonrası yoktur. O günkü psikoloji en önemli etkendir. Bu yüzden de her zaman üç sonuca açık maçlardır. Ben maçın çok hareketli bir maç olacağını düşünmüyorum. Schuster ligimizi küçümsüyor. Bu yüzden yeteri kadar hazırlanmayacağını düşünüyorum. Aykut Kocaman da savunma önlemleri alacaktır. Bu yüzden maçın orta saha maçı olacağı kanısındayım.

En Farklı Skorlar:

Beşiktaş 0-5 Fenerbahçe ( 1930 İL )
Beşiktaş 7-1 Fenerbahçe ( 1941 Dörtler K )
Beşiktaş 0-7 Fenerbahçe (1958 ÖM )


Aralarında ki 5 maç hükmen galibiyetle sonuçlanmıştır. Bu hükmen galibiyetlerin 3 tanesi Fenerbahçe lehine iken 2 tanesi Beşiktaş lehinedir.





Aralarında ki en gollü maç ise 11 Ağustos 1974 tarihinde TSYD kupasında oynanmıştır ve Beşiktaş maçı 5-4 kazanmıştır.




Bakalım bu maçı kim, hangi skorla galip kapatacak. Ya da berabere biterse nasıl bir sonuç çıkacak ortaya. Bekleyip göreceğiz 22. haftanın sonunda.



Pazartesi, Şubat 14

Alt Yapı

Takımların gelişmesi. Alt yapıdan oyuncu çıkartabilmek..
Bir Real Madrid'li olarak Barcelona'yı övebilmek.


Geçtiğimiz günlerde Barış Gerçeker blogunda Xavi'nin röportajına rastladım. Okuması gerçekten çok keyifliydi. Bu röportajı okurken bir hafta öncesinde Düvenciler Lisesispor maçı için gittiğim, gördüğüm, hayran kaldığım Bucaspor tesislerini düşündüm. Tabi ki Barcelona düzeyinde değildir Buca genç akademisi ama yine de çok beğenmiştim.


Röportajın bazı kısımları beni yıllar öncesine götürdü. Sanıyorum bu konuyu ele almıştım daha önce. Özetle futbolcuların mental olarak gelişebilmesi/geliştirilebilmesini konu edinen bir yazıydı.


Hocam Müjdat Eraslan'ın bizlere öğretmeye çalıştığı şeylerden fazlaca bahsetmişti Xavi. Zaten saygı ve sevgimin sonsuz olduğu hocama saygım ve sevgim katlandı bu röportajla birlikte.


Bakınız Xavi ne diyor..
Top sana geliyor. Düşün.. Topu kontrol et. Düşün.. Yarım dokunuş.. Başını kaldır, pas atacağın yere karar ver. En uygun yeri seç ve pasını at.. Ardından nerede olman gerektiğini düşün, pozisyonun içinde kal..


Yani; daha top ayağına gelirken pası atacağın yeri aramaya başla. Aklını kullan ve topa hükmet.


Yıllar önce ilk antremanıma gittiğimde futbol nedir adlı bir kompozisyon ödevi almıştım. Zaman içerisinde taktik antremanından daha çok mental olarak hazırlamaya çalıştı hocam. Bir birey olarak futbolun inceliklerini kazandırmayı amaç edindi kendisine. Yıllar geçtikçe Xavi gibi bir futbolcudan, bize öğretilenlerin tasdik edilmesi gurur verici.


Şimdi gelelim Lüleburgazspor'a..
Biz genç takımlarda oynarken seçilmiş Lüleburgazspor alt yapısına karşı galibiyetler alıyorduk. Minikler derecesinde katıldığımız üç turnuvadan da derece almayı başarmıştık. Fakat takımımızın alt yapı oluşturacak gücü yoktu. Haliyle bir zaman sonra dağıldık. Bazılarımı Lüleburgazspor alt yapısından devam etti, bazılarımız okul hayatına öncelik vererek futbol hayatını noktalandırdı. Ben noktalandıranlar arasında oldum. İlerleyen zamanlar ise Lüleburgazspor alt yapısının içler acısı halini ortaya koydu. Giden arkadaşlar önce amatör takımlara kaydı. Sonra da futbol hayatlarını noktalandırmak zorunda kaldılar. Harcanan bir çok yetenek oldu.


Harcanan yeteneklerin sorumlusu Lüleburgazspor yöneticileri ve alt yapı hocalarıdır nazarımda. Çünkü amaç günlük başarılar oldu. Alt yapı derecelerinde bile eğitmekten daha önemliydi kazanmak Lüleburgazspor için. Aradan geçen yılların sonunda ortaya çıkan gerçek içler acısı. Lüleburgazsporun antreman sahası yok, genç takımlarından oyuncu gelmiyor.


Futbol en nihayetinde bir oyundur. 4-4-2, 4-5-1, 3-5-2, 4-3-3 bu oyunun en kolay öğrenilecek kurallarıdır. Bunları öğrenmek en kolay iştir. Taktik diziliş ne olursa olsun sahada durman gereken yeri sen belirlersin. Topu oyuna taktik dizilişe göre değil yakaladığın boşluklara göre sokarsın. Yani öğretilebilecek en kolay iş 4-3-3 ya da herhangi bir taktiği nasıl sahaya yayacağındır. Bu yüzden bir genç akademisi ve nitelikli eğitim şart.


Bu oluşumu sağlamak için geç mi ?
Değil..
Hiç bir zaman geç değildir. Sadece bir zaman dilimini çöpe atmak zorundasın.
Bir sene transfer yapma. Bina yap..
Alt yapıya dışarıdan oyuncu getireceksen konaklamalarını sağlamak zorundasın.
Burada çöpe atacağın zaman dilimi 10 yıl olur, 15 yıl olur. Fakat sen nitelikli sporcu çıkarmaya başladığında yükselişe geçersin. Bakınız bir zamanların Çanakkale Dardanel'ine, Bucaspor'a. Trabzon'un süper ligde başarılı olmasının tek sebebi büyük bir futbol şehri olması değil. Keza Bursaspor'un da,  Antalyaspor'un da..
Hiç değilse Barcelona gibi bir rol model var önünüzde. Şuan dünyanın en başarılı kulübü.. Hiç olmazsa onlardan feyz alın ve alt yapıya önem verin. Bundan 10 sene sonra herkes dua etsin sizlere..


Benim oynarken antremanlarda en çok zevk aldığım çalışma 5'e 2'lerdi. Bu bağlamda Xavi'nin bunla ilgili söyledikleri ile tamamlayayım yazımı.. 


"Bazı gençlik akademileri kazanmayı umursar, biz eğitimi umursarız. Kafasını kaldırıp pası ilk seferinde gönderen bir çocuk görürsün, bom, ve düşünürsün 'Evet, bu çocuk olur." Onu getir, eğitelim. Bizim modelimiz [Johan] Cruyff tarafından yerleştirildi, bu bir Ajax modelidir. Bu hep rondolarla [5'e 2, ortada sıçan] alakalıdır. Rondo, rondo, rondo. Her-bir-gün. Olup olabilecek en iyi idmandır. Sorumluluğu öğrenirsin ve topu kaybetmemeyi. Topu kaybedersen ortaya geçersin. Bom, bom, bom, bom, hep tek pas. Ortaya geçersen bu küçük düşürücüdür, diğerleri seni alkışlar ve sana gülerler."


* Xavi'den yapılan alıntılar Barış Gerçekler (http://cizgiden-cikaran.blogspot.com) 'den alıntıdır.

Pazar, Şubat 13

Lüleburgazspor 1-0 Ünyespor

Uzun zaman sonra Lüleburgazspor'un maçını izleme fırsatı yakaladım. Takım hakkındaki bir kaç görüşümü bloga aktarmaya karar verdim.

Öncelikle belirtmek istiyorum ki oyunu karşı sahaya yıkabilen bir Lüleburgazspor yoktu sahada. Bunun yanında alan daraltmaları iyi yapabilen, orta sahayı hızlı geçen bir takım hüviyetindeydi. Fakat rakip ceza sahasının üzerinde eriyip gitti ataklar. Diziliş daha çok savunmayı düşünen mantelitedeydi.

Yeni transferlerde Gökhan Güney (10 numara) pasif santrafor olarak çok yararlı bir futbolcu olabilir. Ama tek dizilişte yararlı olabilir, o da 4-3-3.. Fiziği çok güçlü değil, topla süratli değil ama boş koşuları çok iyiydi. Onun boş koşuları sayesinde takım bir kaç pozisyon yakaladı. İlk yarıda Mehmet Ali'nin (11 numara) yakaladığı pozisyon Gökhan'ın boş koşusu sayesinde oldu. Defansın dengesini fazlasıyla bozdu. Skoru arttırabilirdik fakat Gökhan'ın etrafında oynayan oyuncuların bitiricilikleri o kadar iyi değildi.

Ahmet hocanın taktik planında orta sahanın kalabalık olması hedeflendi sanıyorum. Orta sahada iyi alan daralttı takım. Cabir top kontrolü konusunda biraz daha başarılı olsa Ünyespor'a top göstermezdik. Yine de takım orta sahada mücadeleyi kazanarak Ünyespor'a üstünlük sağlamayı başardı. Bu yüzden defans kurgusu ve kale için tam anlamıyla değerlendirme yapmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Özellikle kaleci için..

Defansta Menderes sene başından bu yana bizdeymiş. Sakatlığı nedeniyle takımda yer alamıyormuş. Nazarımda bugün sahanın en iyisiydi. Beşiktaş alt yapısından kiralık olarak Lüleburgazspor'a gelmiş. 5 numaralı formasıyla sahadaydı bugün. Her topa çıkışı sağlamdı. Tek hamlelik bir savunmacı değil. Hamleyi yapıyor olmuyor, dönüyor bir daha hamle yapıyor, bir daha, bir daha.. Ta ki topu ele geçirene kadar. Öte yandan fiziği çok güçlü. Bakıyosun çocuk Cristiano Ronaldo gibi, forma üzerinde yırtılacak. Umarım takımda tutmayı başarırlar bu çocuğu. Gelecek vaad ediyor.

Taraftarla aşik atan futbolcuyu sevmem. Görmedim ama söylenenlere göre yönetimi ve takımı protesto edenlere küfür etmiş Yusuf Abdioğlu (4 numara). Yazacak birşey yok hakkında.

Genel anlamda takıma bakacak olursak bana tersti oyun mantalitesi. Ben daha çok paslı oyunları seviyorum. Topla oynayan takımları seviyorum. Orta sahada o kadar iyi organizasyonlar yapamadılar. Daha çok ileriye uzun toplar denedi takım. Gökhan indirdi, Mehmet Ali ve Emre Atalı (9 numara) defansın arkasına sarkmaya çalıştılar. Zaten gol de Emre'nin sağ çaprazdan kale içine girmesiyle, biraz şans yoluyla oldu. Maçın daha başında belliydi böyle olacağı. Golü bulan karambolde bulur ve o golle maçı kazanır demiştim. Nitekim de böyle oldu. Artık önümüzde ki maçlara bakacağız.

Bu arada kızlarımız maçı 4-3 kaybettiler bugün. 2 kırmızı kart görmüşler ve pek de iyi ağırlanmamışlar. Oysa yönetimimiz burada Adanalı yöneticileri iyi ağırlamıştı. Neyse sağlık olsun. Fakat kızlarımız unutmasınlar, biz Lüleburgaz aşıkları olarak, kentimiz için terinin son damlasını dahi formasına akıtan herkesin arkasındayız. Mücadelelerinin farkındayız ve arkasındayız. Her zaman da sizinle olacağız! Kalpler Adana'da Hak Edenin Yanında !

Cuma, Şubat 11

Lüleburgazspor - Ünyespor Maçı Kırklareli'de !!



İğneyi başkasına çuvaldızı kendine batırmak atasözünden yola çıkarak başlamak istiyorum yazıma. Kuşkusuz Türkiye Futbol Federasyonun yaptığı yanlıştır. Ancak; 1967 senesinde kurulan bir kulübün de bir antreman tesisi edinememesi ayıptır.

Antreman zamanlarında mahvolan saha maçlarla birlikte iyice bataklık alanına dönüşmüş olup, ileri zamanlar için de umut vermemektedir. Burada futbol oynamak sporcu sağlığını tehtit etmektedir. Bu ayıp kulübümüzündür. Yıllarca boy gösterdiği profesyonel liglere rağmen, ülkemizin Avrupa'ya açılan kapısı konumunda olmamıza rağmen -D100 karayolu vasıtasıyla- ve ufak çaplı da olsa bir sanayi bölgesi olmamıza rağmen hala  bir antreman tesisine sahip değiliz. Burada ayıp kimindir, orası tartışılır. Yıllarca kulübün başında olup da günlük başarılarla yetinen yöneticilerin mi yoksa yerel yönetimlerin mi ?

Şuan bir çim sahamız var demek doğru değil nazarımda. Çünkü bir toprak sahaya sahibiz. Hatırlarsınız ki iki hafta önce zeminin futbol oynamaya müsait olmaması sebebiyle Lüleburgazspor - Hayatspor mücadelesi ertelenmişti. Geçen iki haftalık sürede saha futbol oynamaya müsait bir toprak saha halini aldı. Bu şartlar altında federasyonun maçı 8 Kasım Stadında oynatması doğru değildi. Bu konuda hepimiz hemfikiriz. Fakat; tribünlerinde 90 dakika küfür yediğimiz bir kulübün sahasına verilmesi de bir o kadar saçma oldu. Bu da iğne kısmı olsun.

Çuvaldızdan devam...
Şimdi efendim.. Yıllarca Trakya içinde takımlar birbirine köstek olmak için yarışmışlardır. Edirnespor süper ligin kapısından dönerken kıskanılmıştır, Lüleburgazspor Türkiye kupasında yükselirken kıskanılmıştır, Çorluspor kimse yokken profesyonel liglerde olduğu için kıskanılmıştır vs vs. Bu kıskançlıklar vesilesi ile takımlar birbirinin ardından kuyu kazmışlardır. Bu sadece kulüplerin çekişmesi değil taraftarların çekişmesi halini de almıştır. Bu çekişmeler kan dökmeye kadar ilerlemiştir. Lüleburgazspor ile Kırklarelispor arasında zamanında insanların yaralandığı maçlar oynanmıştır.

İğne...
Hadi bütün bunları bir kenara koyalım. Kırklarelispor kulüp başkanı sayın Volkan CAN ile yapılan bir röportajda başkan "Lüleburgazspor taraftarının amatör Kırklareli diye bağırması bize hırs yaptırmış ve profesyonel liglere çıkmamıza sebep olmuştur" açıklamasında bulunmuştur. Bu röportaj maçın Kırklareli Atatürk Stadına verilmesine engel teşkil etmiyor mu ? Eğer etmiyorsa ki etmediği maçın verilmesinden çok net görülüyor, yeni çıkacak sporda şiddet yasasına örnek olarak gösterilebilecek olaylar mı aranmaktadır ?

Futbolun ülkemizde edindiği misyonlardan bir tanesi de insanları sporun centilmenlik çatısı altında birleştirmek değil midir ? Eğer öyleyse bu maçı Kırklareli'de oynatmak hangi akla mantığa hizmet eder ?

İğne...
Son zamanlarda her yere stat sözleri verilmeye başlandı. Bursa'ya, Antalya'ya, Afyon'a, Trabzon'a, Manisa'ya, Kayseri'ye 2. stat vs vs.. Şimdiye kadar dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama medyada adı geçen şehirler arasında Trakya'dan bir şehir yok. Trakya takımlarının oynadığı sahalar çamur deryası iken, tribün kapasiteleri 1500-5300 arasında değişirken Trakya'dan bir şehir yok. Hadi bizim antreman tesisimiz yok, bu bizim ayıbımız. Peki ya statlar kimin ayıbı ?

Kıssadan hisse...
Bu da unutulmuş Trakya'dan bir sitem olsun. Yıllarca bizi unutanları biz de unuttuk. Bizim unuttuklarımızı Türkiye unuttu.
Şimdi gönül rahatlığı ile verin maçı Kırklareli Atatürk'e..

Pazartesi, Şubat 7

Lüleburgazspor vs Lüleburgaz Düvenciler Lisesispor

Uzun zamandır Lüleburgazspor'u takip edemiyorum. Dolayısıyla yazamıyorum da.. Yine maç ile ilgili bir yazı yazmayacağım. Bazıları için önemsiz birer ayrıntı olacak yazdıklarım, bazıları için ise çok önemli bir konu. Konuyu kendi adıma önemli adlediyorum ve yazma gereği duyuyorum.

Bildiğiniz üzere Lüleburgazspor dün Ankara'da Ankara Demirspor maçına çıktı. Bildiğim kadarıyla kimse gidip yönetimden organizasyon talebinde bulunmadı. Dolayısıyla deplasmana gidilmedi. Aslında bahsettiğim konu bizler için farklı bir boyut taşıyor, yönetim için başka. Çünkü artık anlamış bulunmaktayız ki; biz onların sırtında birer kamburuz. Bizi taşımak zorunda kalıyorlar.

Bir çok kişi de bilmez ki bu kentin bir de bayanlar birinci liginde bir kız futbol takımı var. Lüleburgaz Düvenciler Lisesispor. Kabul etmek gerekiyor ki o kızlarımız Lüleburgaz formasını giyen amatör futbolculardan -lütfen amatör kümede oynayıp da bu yazıyı okuyanlar alınmasın, hareket niteliği taşımamaktadır- daha delikanlılar ve formalarına daha sadıklar. O formanın başarısı için ter döküyorlar. Sahada basmadık yer bırakmıyorlar. Hafta sonu belki de bir ilki gerçekleştirerek İzmir'e kızlarımızın maçına organize olduk. Onlar da sağolsunlar bizi üzmediler ve formanın hakkını vererek maçı 5-0 galip tamamladılar.

Şunu belirtmek istiyoruz ki bizler adının herhangi bir yerinde Lüleburgaz ibaresi bulunan her kurum/kuruluş/kulüp 'ün yanındayız. Onlar bulundukları yerin hakkını verdikleri sürece omuzlarındaki yükün hafiflediğini hissedeceklerdir. Çünkü biz binlerce omuz olarak onların yüklerini paylaşmaya hazırız. Gerekli mücadeleyi gösterdikleri sürece sırtlarında sıcaklığımızı hissedeceklerinden emin olsunlar.

Şimdi bunları neden yazdığım konusuna gelelim. Yanlış anlamayın amacım kentimize nasıl sahip çıktığımızı anlatmak değil. Aynı kentte bulunan iki takımdan bahsediyorum. Biri 28 Şubat 1967 tarihinde kurulan Lüleburgazspor, diğeri 2007 senesinde kurulan Lüleburgaz Düvenciler Lisesispor Kulübü. Aynı kentten çıkan iki yönetim. Birinin bu kadar yetenekli sporcuyu nasıl bir araya topladığı konuşulurken diğerinin bu kadar aciz bir takımı nasıl yarattığı konuşuluyor.

Düvenciler Lisesispor ilk kurulduğunda sadece okul öğrencileri ile bir takım kurmuştu. Zamanla dışarıdan da oyuncular gelmeye başladı. Şuan dışarıdan gelen bir çok futbolcu var. Bunların arasında milli takımlar düzeyine yükselmiş kızlarımız var. Ama bundan ziyade bayan futbolcu olmak zor olsa gerek ki bir çoğu Spor Akademisi öğrencisi veya beden eğitimi öğretmeni. İşte püf noktası burası. Akademiler eğitimli, nitelikli insanlar yetiştirirler. Oradan çıkanlar sahaya karakterlerini yansıtırlar. Tam anlamıyla profesyonel olurlar.

Erkekler liginde ise durum tam tersi. Yeteneğin varsa eğitime ihtiyacın yoktur. Bu yüzden de üst liglerde oynayan oyuncuların eğitim seviyeleri düşüktür. Eğitilme gereği duymazlar. Bu sayede algılamada problem yaşarlar. Durum böyle olunca bir şeyler öğretmek de zorlaşır. Orta okul mezunu bir adama drill'lerden bahsedemezsin. Ama iş para almaya, sözleşme imzalamaya gelince en kıdemli profesyonel olurlar.

Bir taraf Ebi diye bir kız getirebiliyorken -kendisi Nijerya Milli takım kaptanı-, aynı takımın 9 numarası Desire'yi getirebiliyorken diğer takım Emre Atalı'yı tekrar takıma dahil ediyor. Gol sıkıntısını çözmek için 50-60 profesyonel maçta 20 gol atamamış adamları getiriyor. Sizce hangisinde başarı beklentisi olur ? Tabi Lüleburgaz Düvenciler Lisesispor. Ama kim şovenist söylemlerde bulunuyor ? Tabi ki Lüleburgazspor. Artık inanmıyoruz !

Bir Bayrampaşa muhabbeti dolaşıyor ki yazsam roman olur. İşte o günden sonra hiç kimse gelip Lüleburgazspor yönetiminden otobüs istemez. Organizasyonlarda yardım talebinde bulunmaz. Yeni bir yönetim gelene kadar da takımın arkasında durmaz. Kendini satanı hiç kimse desteklemez, sevgili abilerim/yöneticilerim. O yüzden artık unutun Lüleburgazspor taraftarlarını.

Sporun en güzel tarafı insanları birleştirmesi, bir kenti birbirine kenetlemesidir. Taraftarlar olarak şimdiye kadar Lüleburgaz'ı adının geçtiği her yerde layıkıyla temsil etmeye çalıştık. Kentimizin elçileri olarak gittiğimiz deplasmanlarda iyi ilişkiler kurup, Trakya'mızın insan ilişkilerini diğer şehirlerde yaşayan arkadaşlarımıza göstermeyi arzuladık. Bazı yerlerde kendimize edindiğimiz bu görevi yerine getirdik, bazı yerlerde ise tatsız olaylar yaşadık. Sonuç olarak kendimize belirlediğimiz amaçlar doğrultusunda bir şeyler yapma çabası içerisindeydik. Takdir beklerken yarı yolda bırakıldığımız çok oldu. Bizler statta beklerken stattan kaçanlara şahit olduk. Bütün bunlara rağmen teşekkür almayı başaramadık. Hep mal gibi kullanıldık. Bize ihtiyaç duyulduğunda iki dakika pohpohlanıp sahaya sürüldük. Bu sayede çok fazla yanlış yaptık ve halkımızın gözünde itibar kaybettik. Düvenciler Lisesispor kulübü varlığıyla yanlış imajımızı düzeltmek adına bir kapı açtı bize. İnsan ilişkileri iyi insanlar tarafından yönetiliyorlar. Yönetici gibi değil de birer abi gibi yaklaşıyorlar taraftarlara-ki zaten abilerimiz hepsi-. Hepsine tek tek teşekkür etmek istiyorum kendi adıma. Lüleburgazspor yöneticilerini de Düvenciler Lisesispor yönetimini örnek almaya davet ediyorum. Hem insan ilişkileri açısından hem de takım yönetimi açısından.

Belki burda isimlerini zikretmem yanlış olur, bilemiyorum. Belki abilerim bundan rahatsız olacaklar. Ama bizlere gösterdikleri abilik ve insanlık için Sayın Öner Çavaş'a ve Sayın Ahmet Sayar'a teşekkür ediyorum. Kızlarımız hep böyle oynasın, biz her yeri Düvenciler diye inletelim. Teşekkürler Lüleburgaz Düvenciler Lisesispor..

Ha bu arada. Lüleburgazspor yine mağlup.